Georgia ona söylenen yere gitti ama sessizce bu düzenli odada dolaştı. Neredeyse ön bahçe kadar çıplak ve soğuktu, birinin yaşamında toplanmış kişisel anıların hepsinden yoksundu. Georgia’nın aklına bunun belki de kasten olduğu fikri geldi. Belki bayan Braithwaite şimdiki zamanın sularının geçmişten anılarla bulanmasını istemiyordu. Çünkü Georgia’nın kendisinin de bildiği gibi her türlü geçmişe dönüş sadece pişmanlık uyandırırdı.
Mağaranın duvarında eski çağlarda yaşamış insanların el izleri vardı. Büyüklü küçüklü yüzlerce el duvarı süslüyordu. Her bir el birer çığlık gibiydi. Adeta beni hatırlayın, beni unutmayın diyordu. Kendi kendime, bütün bu insanlardan geriye ne kaldı, diye sordum. Hiçbir şey. Onlardan geriye hiçbir şey kalmamıştı. Bu el izleri olmasa bir zamanlar yaşamış olduklarını bile bilemezdim.
“Belki de” dedim ve kahvemden bir yudum aldım. “Yine de bazen şöyle düşünürüm. Biz hepimiz, eskiden bambaşka bir yerde, bambaşka bir yaşam sürmüş olamaz mıyız, derim kendi kendime. Sonra bunu, herhangi bir nedenle tamamen unutup, hiçbir şey bilmeden yaşamımıza devam ediyor olabiliriz. Hiç böyle düşündüğün oldu mu?”
“İntiharların simgesi olan Baron Trenck’in ölümsüz hatırasına içelim!” diye bağırdı biri. “Küçük hücresinden çıkıp daha da küçük bir hücreye girerek özgürlüğüne kavuştu.”