hüdaverdi türk

hüdaverdi türk

, bir kitap okudu
8/10
·269 syf.·
Beğendi
·
10 günde okudu
·
2025 2. kitabı
İhsan Oktay Anar
8.6/10 · 11,8bin okunma
Reklam
Son
Kâhin, görebilen tek gözüyle aynaya baktı ve Davut'u gördü. Gece yarısı olduğu halde elinde ûduyla, Nevâ ile annesinin oturduğu evin tam karşısındaydı. Asım'ın bestesinde yapılan hatayı bulmuştu. Cücenin bu eserde yaptığı tek şey, dinleyenin aşkını kanatlandıran saz semaisini, pes ve davudi seslere göçürtmüş olmasıydı. Oysa aşk insanı göklere yükseltirdi. Bunun için Davut, saz semaisindeki bütün sesleri aynı nispetle tizleştirmiş, yani Kıptilerin tabiriyle "kaldırarak" Zirgûle makamını ta yukarıya, aşkın olduğu yere, yani Nevâ perdesine taşıyarak o Arabân saz semaisini ortaya çıkarmıştı. Ayrıca Arabân'ın kararı gibi Davut'un kararı da Nevâ olacak, iki ölümlünün birleşmesinden ölümsüz bir aşk çıkacaktı. Davut, saz semaisini bu haliyle önce Nevâ'ya çalmak niyetindeydi. Udunu kılıfından çıkardı ve itidal-i dem ile udunu dımbırdatıp o Kelam-ı Kadim'i dem-â-dem takdim ile, dim-i beni âdemi o kadim demdeme ile adım adım ve dem-be-dem dem eden musikiyi dinletti. Bu Arâban eseri çalan Davut ile kapının önünde çıkan Nevâ, göklere yükselen bir ışık gördüler. Aşkı anlatmayı âşık olmaktan daha fazla seven bu hayalet, Asım'dı. Ruhu huzur içinde göklere yükseldi ve yıldızlar arasında kayboldu. Kâhin, görebilen tek gözüyle aynaya baktı ve Eflatun'u gördü. Bu efendi, sessizliği sessizce dinleyerek, Galata Mevlevihanesi'ndeki mutfak-ı şerifindeki dibekte kahve dövme işini bırakmadı ve hiçbir zaman da bir Mevlevi dedesi olmadı. Bu onun, olduğu kişi olmaya devam edeceği anlamına geliyordu. Seneler sonra kalbi durduğunda, defnedileceği yer de belliydi. Dergâhtaki Suskunlar Haziresi.
Olaylarin gerçek yüzü
Davut, "Esir Hanında Asım'a satıldığını da biliyorum," dedi. "O adama ne yaptın? Bir sofu ve bir vaiz olduğunu bunca insana nasıl yutturabildin?" Cüce, "Bu pek de uzun bir hikâye değil," dedi. "Venedik'teyken çembalo denilen o musiki âletinde bir numara sayılıyordum. Eğer ellerin bir örümcek gibiyse, yani parmakların da ne kadar uzunsa, bu âlette o kadar başarılı olursun. Tabiat beni bir cüce yapmıştı gerçi, ama fazladan da iki parmak vererek beni üstün kılmıştı. Bu şekilde, sırf benim için tertip edilip bana ithaf edilmiş birkaç eser bile çaldım. O zamanlar istikbâl vaadeden bir gençtim. Ancak Malta'dan Venedik'e dönerken, gemimize iki çektiri saldırdı. Gemiye rampa eden korsanlar silahlı olanları ve direnenleri katletti. Sağ kalanlar çırılçıplak soyulup birer birer, ağızlarındaki dişlerden ayak tırnaklarına kadar incelendi. İhtiyarlar ve zayıflar bir filikaya doldurulduktan sonra açık denize salıverildi. Güçlü kuvvetli olanlar zincire vuruldu. İyi para edecek güzel kadınlar ise çektirilerin ambarlarına hapsedilmişti. Beni sonradan fark ettiler. Önce denize atmak istediler. Aralarında bir tartışma çıkmıştı. Gerçi onlar tartışmışlardı; ama kazanan ben oldum. Sonunda beni de ambara kapattılar. Bu şekilde Kostantiniye'nin Esir Hanı'nda satışa çıkarıldım. Senin de bildiğin gibi, cüceleri beyler paşalar kendilerini eğlendirsinler diye satın alırlar. Ama benim suratım asıktı. Bu yüzden fiyatım düşük tutuldu. Sonunda Asım'a satıldım." Hırlayıp diş gösteren canavarın köşeye sıkıştırdığı Davut, "Asım sende ne gibi bir meziyet gördü de satın aldı?" diye sordu. Bunun üzerine cüce. "Mezada çıkarıldığımda, ellerimin büyüklüğünü görenler şaşırmışlardı," dedi. "Bu yüzden bir ara sessizlik oldu. O sırada birinin bir Çargâh şarkı mırıldandığını gördüm. Bu gamı biliyordum.
Asım in ölümü - neva - cüce
Asım sevinçle ona el edip yanına çağırdı. Abayı yaktığı Nevâ için bir saz semaisi tertip ediyordu. Can-ı cananına ithaf ettiği bu eseri tez zamanda sokakta, onun kapısı önünde çalacak ve bu suretle ona, ilan-ı aşk etmiş olacaktı. Ama saz semaisi, onun hayır diyemeyeceği kadar muhteşem olmalıydı. Cüceye kalırsa, Asım bunu hemen hemen başarmış gibiydi. Aşık olduğu için midir, ilham perileri adamın bir türlü yakasını bırakmıyordu. Asım bütün gece uğraştıktan sonra saz semaisini tamamlamış ve cüceye de dinletmişti. Eseri gerçekten de harikuladeydi ve bir kadının aklını başından alabilirdi. Ancak bu, Nevâ'ya, haşa huzurdan, asla erişemeyeceğini bildiği için dünyası zindana dönen cücenin kabul edemeyeceği bir şeydi. Gerçi bu aşktan hayır beklemiyor ve Nevâ'yla asla konuşamayacağını biliyordu. Fakat bir başkasının ona dokunabilecek olması fikri, zaman zaman onu çıldırtacak gibi oluyordu. Böyle bir şeye asla ve asla izin veremezdi. Uzaklarda olsa bile Nevâ hep onun olmalı, hep onun kalmalıydı. Asım kapı önünde oturmuş pabuçlarını giyerken, cüce de mutfağa gidip bir satır aldı. Pabucunun ikinci tekini de ayağına geçirmeye çalışan adamın arkasından yaklaştı ve satırı havaya kaldırdı. Ancak tam indiriyordu ki, Asım arkasını dönüverdi ve cüceyi bileğinden yakaladı. Böylesine kalleşçe bir girişimin cezasız kalmaması gerekiyordu. İşte Asım, bütün yalvarmalarına rağmen, cücenin sağ elinin işaret parmağını aynı satırla uçurdu! Fakat keyfi kaçan Asım bir hata yaptı ve cücenin kendisi için her hafta bir şişe aldığı afyonlu şaraptan içti ve sedirde sızdı. İşte o gece, uykudayken cüce onun boğazını kesti.
Asım, en sonunda belini doğrultup cebini doldurur gibi olmuştu. Ama günün birinde, evine geldiği zaman cüceye, "Bana yeni bir beste yap. Çünkü bunu dinleye dinleye bıktılar,'" dediği vakit dananın kuyruğu koptu. Yapacağı iş karşılığında Alessandro Perevelli Asım'dan, bir azatname yazıp imzalamasını istiyordu. Ayrıca artık eve hapsedilmeyecek ve gün boyu serbestçe dolaşabilecekti. Bunun için de bir ipek kaftana, çakşıra, gömleğe, külaha ve bir çift pabuca ihtiyacı vardı. Bunun yanında, kuyudan çektiği soğuk suda yıkanmak yerine, en az haftada bir defa hamama gidecekti. Hepsinden önemlisi, Asım gelirinin onda birini cüceye verecekti. Gerçi Asım önceleri köpürmüş, bağırıp çağırmıştı; ama Alessandro'nun elinde hiç de azımsanamayacak bir koz vardı. Nihâyet ikisi için de bir altın dönem başlamıştı. Asım artık meyhanelerde değil, paşaların ve vezirlerin evinde kanûnuyla "cambazlık" yapmaya davet ediliyor ve iki avucuna birden bol bol bahşiş akıtılıyordu. Başında lahuri destar sarılı külahı, sırtında mavi ipekliden kaftanı ile epeyce saygın bir görünüşe sahip olan Alessandro ise, o hafta için bağladığı besteyi kâğıda döktükten sonra, kırın ortasındaki, evden dışarı çıkıyor, hemen her gün Kostantiniye'nin yeni bir mahallesini keşfediyordu. Bu şehirde saygın olmak için ya paraya, ya nüfuza ya da ilme sahip olmak gerektiğini anlamıştı. Ama ilim, bu dünya hakkında değil de, asıl ahiret hakkında olduğu zaman geçer akçeydi. Cüce böylece Sahhaflar Çarşısı'na dadandı. Bu suretle, El-Taberî'nin Câmi-ûl-Beyân an Tevili'l Kur'ân başlıklı kitabını, Er-Razi'den Mefâtihû'l Gayb'ı, Zemahşeri'den el-Keşşâf'ı, Kutubü'l Sittte'yi yani Müslim, Buhâri, Ebû Davut, Timizi, Nesahl ve İbni Mace'ye ait altı tefsir kitabını okuyup hatmetti
Reklam