Eli cebine varmayan Kalın Musa'nın bu ikizlere süt parasını çok görecek kadar pinti olduğundan, hem Davut'un hem de Eflatun'un bakımını geçici olarak, amcaları Muhayyer Hüseyin Efendi üstlenmişti. Fakat yıllar sonra, yani ikizlerin taş mektebe yazdırılma çağları geldiğinde, Hüseyin Efendi'nin yardımı kesmesini Kalın Musa hiç hoş karşılamadı. Neyse ki Recep ayı gelmişti, işte o bitmek tükenmek bilmez oruç da bu mübarek ayda başladı. Kalın Musa günün birinde ailesini toplayarak, Veysel'in, Davut'un ve Eflatun'un kulağına ayrı ayrı, Recep, Şaban ve elbette Ramazan ayında hep birlikte niyet edip oruç tutarlarsa, hem adam başı günde on akçe tasarruf edeceklerini hem de sayısız sevap kazanacaklarını, fısıldamıştı. İş bununla da bitmiyordu. Musa'nın ayrıca, ikizlere bir müjdesi vardı. Allah'ın sevgili kulu oldukları için olsa gerek, dört ayak üzerine düşmüşlerdi. Bundan böyle ikizler mektebe beraber değil, nöbetleşe giderek, eli sopalı taş mektep hocasının gazabından kısmen de olsa kurtulacaklardı. İşin aslı, hızla büyüdükleri için elbiseleri küçük gelen ikizler için, bu pazarından sadece bir tek yamalı gömlek ve bir tek de diz çakşırı alınmış olmasıydı. İşte çocuklar bu elbiseyi nöbetleşe giyip mektebe devam edecekler ve böylece cahil cühelâ değıl, âlim ulemâ olacaklardı. Ne var ki, bu obur veletlerin hüsnüniyetten anladıkları yoktu, her kopil gibi onlar da nankör ve abur cubura düşkün olduklarından, bir akşam utanıp sıkılmadan dedelerinden helva bile istemişlerdi.