hüdaverdi türk

Eflatun'a yatacak bir yer bulmak için dışarı çıktıklarında, Şeyh İbrahim Dede ona şöyle dedi: "Senin buraya gelmenin sebebi sadece bizim 'Gel' dememiz değil, ayrıca onların sana 'Git" demeleri. Hiç kimseye 'kötüdür' deme. Aslında onlar, bilmeden iyilik eden insanlardır."
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
u. Ne var ki, korku yüreksiz bir insanın nefreti, nefret de cesur bir insanın korkusu olduğundan mıdır, Sofuayyaş sakinleri önce, Kalın Musa, mahdumu Veysel Bey, torunu Davut ve semai kahvehanesi işleten amcaları Muhayyer Hüseyin Efendi'yle selamı sabahı kestiler.
o Muhteşem Neyzen de dinleseydi hayran kalırdı. Ama peşrevleri, semaileri ve oyun havaları için seçtiği bir tek makam vardı. Bu makam ne idi, biliyor musun? Hani şu uğursuz makam…" Davut, "Yoksa Çargâh makamı mıydı?" diye sordu. "Hazreti Peygamber Kur'an'ı bu makamla okumuş derler. O yüzden Çargâh bir oyun havası çalan ya da bu makamda dünyevi bir beste bağlayan kişi çarpılırmış güya!" "Orasını bilmem," dedi Kirkor. "Ama bu makamın uğursuz olduğu çok açık. İşte Asım'ın başına gelen felaketin sebebi de bu olsa gerek. Zaten musikisi de bir garipti.
Eli cebine varmayan Kalın Musa'nın bu ikizlere süt parasını çok görecek kadar pinti olduğundan, hem Davut'un hem de Eflatun'un bakımını geçici olarak, amcaları Muhayyer Hüseyin Efendi üstlenmişti. Fakat yıllar sonra, yani ikizlerin taş mektebe yazdırılma çağları geldiğinde, Hüseyin Efendi'nin yardımı kesmesini Kalın Musa hiç hoş karşılamadı. Neyse ki Recep ayı gelmişti, işte o bitmek tükenmek bilmez oruç da bu mübarek ayda başladı. Kalın Musa günün birinde ailesini toplayarak, Veysel'in, Davut'un ve Eflatun'un kulağına ayrı ayrı, Recep, Şaban ve elbette Ramazan ayında hep birlikte niyet edip oruç tutarlarsa, hem adam başı günde on akçe tasarruf edeceklerini hem de sayısız sevap kazanacaklarını, fısıldamıştı. İş bununla da bitmiyordu. Musa'nın ayrıca, ikizlere bir müjdesi vardı. Allah'ın sevgili kulu oldukları için olsa gerek, dört ayak üzerine düşmüşlerdi. Bundan böyle ikizler mektebe beraber değil, nöbetleşe giderek, eli sopalı taş mektep hocasının gazabından kısmen de olsa kurtulacaklardı. İşin aslı, hızla büyüdükleri için elbiseleri küçük gelen ikizler için, bu pazarından sadece bir tek yamalı gömlek ve bir tek de diz çakşırı alınmış olmasıydı. İşte çocuklar bu elbiseyi nöbetleşe giyip mektebe devam edecekler ve böylece cahil cühelâ değıl, âlim ulemâ olacaklardı. Ne var ki, bu obur veletlerin hüsnüniyetten anladıkları yoktu, her kopil gibi onlar da nankör ve abur cubura düşkün olduklarından, bir akşam utanıp sıkılmadan dedelerinden helva bile istemişlerdi.
Semai muhteşemdi. Hızır Paşa'nın zurnazenleri zurnalarını zırıl zırıl zırıldatırlarken zırıltı zirveye varıp hitâm bulunca, ortamda sanki tâmmât başlıyor, tâk tâk tâmmeleri ile köszenler tokmakları vurup tumturâk ile kösleri tokur tokur tokurdatıyorlar, tokmaklarını sanki kâfirin beynine indirmek için ta yukarı kaldırıp köslere acımasızca darp ederlerken, dudakları hınçla yukarı doğru büzülüyor; çevgânîler ise çın çın çıngırakları çınçılan misali çıngır çıngır çıngırdaıa çıngırda sallarlarken, davulzenler tokmaklarını güm güm indire indire davulları gûmgûme ile gümbür gümbür gümbürdetiyorlardı; bu arada boruzenler de yanaklarını şişirip borularını ciğerlerinin bütün gücüyle üflemedeydiler. Bu takımın galeta kapılan üyeleri, bazen de aşka gelerek, "Yektir Allah!" diye haykırmaktaydı.