YENİ DİNLERİN Afganistan mağaraları ya da Ortadoğu medresele-rinden doğması pek mümkün görünmüyor. Yeni dinler araştırma la-boratuvarlarında büyüyüp serpilecekler. Sosyalizm nasıl buhardan ve elektrikten müteşekkil bir kurtuluş vaadiyle dünyayı ele geçir-diyse, tekno-dinler de algoritmalara ve genlere dayalı bir kurtuluş vaadiyle dünyayı fethedebilir.
Radikal İslam ve fanatik Hıristiyanlık üzerinde dönen tüm tar-tışmalara rağmen, dini açıdan dünyadaki en ilgi çekici yer IŞİD'in kontrol ettiği bölgeler ya da ABD'nin İncil Kuşağı olarak adlandı-rılan muhafazakar güneyi değil, Silikon Vadisi'dir. Yüksek teknoloji gurularının teknoloji odaklı, tanrısız bu yeni cesur dini işte burada mayalıyorlar. Mutluluk, barış, refah, hatta ebedi yaşam gibi kadim sözleri, ilahi varlıklar değil teknoloji aracılığıyla sunuyorlar. Üstelik tüm bunları ölümden sonra yerine bu dünyada vaat ediyorlar.
Yeni tekno-dinler temelde ikiye ayırılabilir. Tekno-hümanizm ve veri dini. Veri dini insanların kozmik görevlerini tamamladığını ve artık meşaleyi yeni oluşumlara devretmesi gerektiğini öne sürer. Veri dininin hayallerini ve korkularınıysa bir sonraki bölümde tartışaca-ğız. Bu bölüm, insanı hâlâ yaratılışın zirvesi olarak gören ve pek çok geleneksel hümanist değere bağlılığını koruyan tekno-hümanizmin nispeten muhafazakar öğretilerine odaklanacak. Tekno-hümanizm
Paine, kilisenin Galileo’ya gökyüzünü, güzelliği ve mükemmel düzeniyle, Yaratıcı’sının gücünün en canlı tanığı olan o gökleri incelediği için zulmettiğini düşünmenin ne kadar şaşırtıcı olduğunu yazar. “Tanrı’nın yarattığı evrenin yapısını incelemeyi ve üzerinde tefekkür etmeyi dinsizlik kabul eden herhangi bir şeyin din adı altında var olması” ona inanılmaz geliyordu. Paine’in fikirleri ve İsa’nın insanlara kefaret sunmak için dünyaya gönderildiği fikrini reddetmesi tipik deist düşüncelerdi. Paine, özellikle çarmıha gerilmeyi anlatan kutsal metinlerin, “yaradılışın taze havasını soluyan” kişilerden ziyade, “hücresindeki bir keşişin kasvetli dehasına daha uygun görünen ve bu keşişler tarafından yazılması kulağa imkânsız gelmeyen” acımasız hikâyeler olduğunu düşünürdü. Bu tür hikâyeleri yaymak için daha sonradan ortaya çıkarılan kilise kurumları daha da kötüydü. Bunlar “insanlığı korkutmak ve köleleştirmek ve güçle kârı tekelleştirmek için kurulmuş insan icadı şeyler”di.Paine’in bunların yerine tercih ettiği ilkeler, hümanist ilkelerdir: Yaşadığınız için minnettar olun, acıya tapınacak hale gelmeyin, başkalarına karşı hoşgörülü davranın ve sorunlarla mümkün olduğunca rasyonel bir şekilde başa çıkmaya çalışın. Paine, Aydınlanmacı hümanist inancını şöyle özetliyordu:İnsanların eşitliğine inanıyorum; dinî görevlerin de adaleti yerine getirmek, merhametle dolu olmak ve diğer canlıları mutlu etmeye çalışmaktan ibaret olduğuna inanıyorum.
Bu öncüler ve onlardan sonrakilerin geliştirdikleri argümanlar özellikle dört büyük hümanist fikre dayanıyordu. Bunlardan ilki az önce sözünü ettiğimizdir: Hepimiz insanlığımızda birleşiriz, öyle ki “insani olan hiçbir şey bize yabancı değildir”.
İkinci fikir, bunun tersine evrenselliği değil, çeşitliliği vurgular. Evet, hepimiz insanız ama aynı zamanda kültüre, siyasi koşullara ve diğer faktörlere bağlı olarak hayatı farklı deneyimleriz. Bu tür farklılıklar saygı görmeli ve kutlanmalıdır.
Üçüncü fikir, eleştirel düşünme ve sorgulamaya değer vermektir. Hangi türden olursa olsun bir hümanist için, insan yaşamıyla ilgili hiçbir şey sorgulanmadan olduğu gibi veya sırf otorite ve gelenekler böyle dediği için kabul edilmemelidir. OLAN şey, DOĞRUSU OLMAYABİLİR ve sorgulanmalıdır.
Dördüncüsü, insanlığımızın merkezinde yer alan ahlak dünyamıza hizmet etmenin en iyi yolunun kendi aramızda bağlantı ve iletişim kurmaya çalışmak olduğuna dair genel inançtır.
Evrensellik, çeşitlilik, eleştirel düşünme, ahlaki bağlantı... Bunların hepsi, bir hümanistin isteyebileceği kadar olmasa da, günümüzde yaygın olarak benimsenen değerler haline geldi.
Erasmus’un en uzun kaldığı yerlerden biri İsviçre’nin Basel şehriydi. Mükemmel bir üniversite ve birçok yayıncıya sahip olan bu şehir hümanistler için harika bir yerdi; Vesalius’un Fabrica’nın 1543’teki baskısı için burayı seçmesinin nedeni buydu. Erasmus’un orada yaşadığı biraz daha erken dönemde, şehrin önde gelen hümanist matbaacısı, kendisi de âlim olan ve Venedik’te Aldus Manutius’un yaptığı gibi, bir kitap topluluğuna ev sahipliği yapan Johannes Froben’di. Froben’in evine taşınan Erasmus bir arkadaşına heyecanla şöyle yazdı: “Hepsi Latince biliyor, hepsi Yunanca biliyor, çoğu İbranice de biliyor; biri uzman tarihçi, diğeri deneyimli ilahiyatçı; biri matematikte yetenekli, biri meraklı bir antikacı, diğeri hukukçu... Kesinlikle daha önce hiç bu kadar yetenekli kişilerle bir arada bulunma şansına erişmemiştim. Üstelik bunların hiçbirini dile getirmemelerine, bu kadar açık yürekli, bu kadar mutlu oluşlarına, bu kadar iyi anlaşmalarına söyleyecek söz bulamıyorum!” Edebi dünyaya bu coşkulu bağlılığından dolayı Froben’e hayranlığını şöyle dile getiriyordu: “Beğendiği bir yazarın yeni kitabının ilk sayfalarını okurken onu görmek çok hoştu. Keyiften yüzü ışıldıyordu.”
Bu okul da benzer nedenlerle tatmin edici değildi. Diğer Avrupa üniversiteleri hümanist öğrenme fikirlerine karşı yavaş yavaş daha misafirperver hale gelirken, Sorbonne ortaçağın skolastik felsefesinin kalesiydi. Paris hümanizme açık değildi; profesörler hâlâ paradokslar ve uslamlamalarla meşgul, sosyal açıdan beceriksiz tuhaf kişiler gibi görünüyorlardı. Ayrıca Erasmus’un kaldığı yerler bakımsız ve çok fakirdi. Uygar yaşam koşullarının yetersizliği, Erasmus’un artık reddettiği “dünyayı küçümseme” tavrının bir başka çeşidiydi. Bunun yerine, eğitimin bir insanı dünyada kendini evindeymiş gibi, diğer insanlarla uyum içinde, arkadaş edinebilecek, akıllıca davranabilecek ve tüm insanlara nezaketle yaklaşırken bilginin ışığını paylaşabilecek biçimde yetiştirmesi gerektiğini düşünüyordu. Yani eğitim, humanitas’ın gelişimini teşvik etmeliydi.