Tarık Tufan'ı Tuhaf dergisindeki yazılarıyla tanıdım. Kaybolan okuduğum ilk romanıydı. Kitap gerçekten kendi adıma çarpıcıydı ve yıllardır aradığım fakat bulamadığım bir türün çatısı altındaydı: Psikolojik Kurgu.
Kitabın karakterleri tam manasıyla karakterdi, gerçekçiydi bu açıdan. Yazar yüzeysellikten gayet uzaktı. Bir karakter 'neden böyle davrandı' sorusunu sordurmuyordu. Karakter davranışları, sözleri, diyalogları, düşünceleri hiç sırıtmıyordu. Karakterlerle gayet empati kurabiliyor ve asla birisini 'tutmuyor'dunuz, yazar gayet objektifdi bu açıdan da. Karakterlere asla haksızlık etmiyordu yazar. Her karakterin bir hakikati vardı ve bu hakikate uygun hareket ediyordu. Ki hoş, hakikatlerini de bilmiyorlardı, kimisi arıyordu kimisi aramıyordu. Uzun lafın kısası karakterler tam karakterdi ve kitabı okurken onların akışına kapıldım.
Yazarın dili sadelikten uzak ve imge dolu. Tuhaf'daki yazılarında da böyle bir dili vardı yazarın. Benim için çok tatlıdır süslü, şiirsel laflar. Yazar geniş ufku ve gözlem yeteniğini düşünce ve olaylarla o kadar güzel bağdaştırıyor ki, aşkla, hayretle okudum. Tarıf Tufan belli ki hayatı güzel yaşayanlardan, hayattaki güzellerin farkında olanlardan, onlara hayretle bakanlardan.
Last but not Least.... Kitabı satın alırken sahip olduğum tek motivasyon yukarıda yazdıklarımdan öte, konusuydu: Kaybolmak, kendine yabancılaşmak, kendini aramak. Kitap kendi varoluşuna yabancılaşmış, 'fason' bir hayat yaşayan Ali'nin kendi gerçeğinin alametini araması, bulması ve bulduktan sonraki tepkisini anlatıyor. Ayrıca ana karakterin alametiyle yüzleşmesini, bazen yüzleşememesini anlatıyor. Biraz unutmak, biraz hatırlamak, biraz kayıp biraz bulmuş...