Part 2 - İslam'ın Arefesi
"Her şey ancak bu kadar kötü olabilir!" dedirtecek türden bir karanlığın ortasındayız. İmparatorluk, tarihçilerin deyimiyle "0. Dünya Savaşı" diyebileceğimiz bir savaşın tam ortasına düşmüştü. 602 yılında Sasanilerle başlayan ve 26 yıl boyunca Mezopotamya’dan Anadolu’ya kadae uzanan bu korkunç savaş, kadim iki süper gücü birbirinin gırtlağına sarılmış bir şekilde uçuruma sürüklüyordu. ​Persler, Romalıları art arda ağır yenilgilere uğratmıştı. 614 yılında Kudüs'e girdiklerinde sadece altın değil, Hristiyan dünyasının kalbini de söküp aldılar; Hz. İsa’nın çarmıha gerildiğine inanılan, Roma’nın en büyük manevi dayanağı olan "Gerçek Haç"ı ve kutsal emanetleri çalıp kendi topraklarına kaçırdılar. 619’da Mısır’ın tahıl depoları Perslerin eline geçmiş, 622’ye gelindiğinde ise Persler Konstantinopolis’in karşı yakasına, Kadıköy'e kadar işgal etmişlerdi. Surlara ise Avarlar dayanmıştı. Şehrin içinde tam bir kıyamet havası hakimdi. Roma’nın cenaze marşını çalıyordu. Slavlar Trakya’yı yağmalıyor, Avarlar surları kuşatıyor, Persler ise boğazın karşısına geçmeye çalışıyorlardı... Roma’nın sonu gelmişti. ​Peki durum gerçekten bu kadar vahim miydi? Dışarıdan bakıldığında evetti ama iyi bir göz önemli bir ayrıntıyı fark edecektir, fark etti de. Aslında bakılırsa Persler ülkelerinden uzaklaşarak ilk kumarı oynamıştı. Pers ordusu, başkentlerinden binlerce kilometre uzaktaydı ve bu ikmal hattı, bir ağdaki en zayıf bağlantı gibi kırılgandı. Ve en önemlisi Romalıların müthiş bir avantajı vardı: Donanma Gücü. Sasanilerin bir tane bile gemisi yoktu. Onlar karanın efendisiydi, ancak denizler hala Roma’nındı. ​Herakleios, patrikle anlaşıp kilisenin altınlarını, hatta meydandaki heykelleri bile eritip para bastı. Paraların üzerine "DEUS ADIUTA ROMANIS" yani "Tanrım, Romalılara yardım et"
Din
#PınarKür 'ün kaleminden #AsılacakKadın eserini #okudumbitti. Cok çarpıcı, etkileyici, psikolojik, toplumun gizli kalmış sapkın, kişilik bozukluğu yaşayan bireylerinin toplumda gizli yaşantıları ele alan bir eser. Bu eser okuyucunun bakış açısına ve algıladığı penceresine göre yoruma açık bir eser. Kitabin içindeki bazı terim ve kavramlara göre değerlendirenler icin farkli bir yoruma varılırken kitabin geneli üzerinden bakıldığında daha farklı bit yoruma ulaşılacagını belirtmek isterim. Yalıda işlenen bir cinayet uzerine ortaya dökülen hayat hikayelleri. Faik Irfan Elverir'in Gece Yarısı Düşünmeleri, Melek'e Hucrede Gelenler, Yalçın'in Yazdıkları uc bölümden oluşan bu eser toplumda çok gizli olan yaşamları da dile getirmiş. Çocukluğunda yaşadığı travmayı atlatamayan herkesi tum kadınları kendi gözünde suçlu gören Kahramanımız Faik üzerinden ifade ederken , kendini savunamayacak hale getirilen bir madde olarak görülen Melek' e kadar , ruh hastası Hüsrev Beyin durumuna kadar onemli bir tesbitte bulunmuş. Pınar Kür 'un kitabin sonunda savunmasını eklemiş. Savunmasında bu kitabın yazılış nedenini ve kitabin neleri anlatmak istediğini de ifade etmiş Asılacak Kadın, korunmasız, güvencesiz, çaresiz zavallı bir kadının, dış dünyadan koparılarak, bir sapığın hastalıkları ve korkunç dünyasına hapsedilişini, ezilişini sömürülüsünü, çektiği türlü Eziyetler sonucu kendini savunmak için ağzını bile açmayacak bir nesne haline getirişini anlatırken, elbette bütün bunlara karşı çıkmakta; kadını bu insanlık dışı durumdan kurtarma çabasına girişen ve başaramayan delikanlının dramını da dile getirmektedir. Bu romanın her sözcüğü üstünde uzun uzun düşünülerek yazılmış olup bir tek tanesi bile cinsel arzuları tahrik amacı taşımamaktadır. #KitapAşktır #kitapalıntıları
Reklam
*İSTANBUL'UN FETHİNİN 573.SENESİNİ TEBRİK EDERİZ* *"İstanbul bir gün mutlaka fethedilecektir.* *Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan,* *onu fetheden asker ne güzel askerdir."* *PINARDAN DAMLAYANLAR....* Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" efendimiz, İstanbul'un müslümanlar tarafından alınacağını müjdeleyip, İstanbul'u alan kumandan ve askere dua buyurmuşlardır. Bu müjdeye ve duaya kavuşmak, islam padişahlarının hepsinin ortak emeli olmuştur. Sultân Murad han da, her İslâm pâdişâhı gibi İstanbul'u fethetmek arzusundaydı. Hacı Bayram-ı Velî hazretlerini çok sever ve 4-5 yaşlarındaki, şehzade Mehmed'i de yanına alarak ziyarete gider, duasını alırdı. Birgün Hacı Bayram Veli hazretleri ile aralarında şöyle konuşma oldu: -Efendim! İstanbul'u fethetmek, tek emelimdir. Bu diyârı İslâmın nûruyla aydınlatmak, çan sesleri yerine, ezân sesi duymak istiyorum. -Çok iyi olur. -Pekii bu fetih bize nasîb olur mu acabâ? -Cenâb-ı Hak ömr-ü devletinizi pâyidâr, bu hâlis niyetinizi mübârek eylesin. Ancak sen ve ben, bu fethi göremeyiz. (Sonra bir köşede oynayan) Şehzâde Mehmed ile Molla Akşemseddîni gösterdi padişaha. -Şunlar var ya. -Evet efendim. -İşte onlar görürler bu fethi. Sultân Murâd han sevindi o zaman. Ve o gün Akşemseddîn'i, Şehzâde Mehmed'e hoca tayin eyledi. Ayrıca, O devrin en meşhur ulemâsı, velîsi, şehzâdeye ders verdiler. Târihi, coğrafyayı iyi öğrendi. Geçmiş hükümdârları okuyup ders ve ibret çıkardı kendine. Hem kudretli bir asker, hem kültürlü insandı. Tahta çıktığında Ondokuz yaşındaydı. Tek şey vardı gönlünde: *"İstanbul'u almak!.."* Hep bunu düşünür, buna zihin yorar, önüne bizans haritasını alır, gece-gündüz bunun hesaplarını yapardı. Ve çok kararlı idi.. "Ya Bizans'ı alırız, ya Bizans bizi alır" derdi. ....
Alıntı
Şöyle bi iltifat almak baht olsun çiçeklerime
“Sende kusur arayanın gözleri yorulur güzelliğinden…” Ahmet Hüsrev Acar
Bir adam yaratmak filmiyle ilgili eleştiri yazayım mi bilemiyorum ama Hüsrev modu açmak da istemiyorum. Bir adam yaratmak filmi yıllar önce Yücel Çakmaklı'nın çektiği filmin yeni versiyonu tarzında olmuş. Husrev'in tiratları var ama Hüsrev'in zihnine tam olarak girilmemiş. Hüsrev zihninde aksiyonu yaşamalıydı tıpkı Nolan tarzı.
ZULÜM DEVİRLERİ ve SAİD-İ KÜRDÎ'NÜN KÜRTLÜĞÜ...
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri diyor ki: "Kelâmın tabakaları, ulvîyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma..." Şimdilerde buna "bağlam" diyorlar. Yani "sözün bağlamı." Ve hakikaten bir sözün "bağlamı" değiştiğinde "anlamı" da değişebiliyor. Sözgelimi: "Son çarem aşağı atlamak!" diyen birisi, bunu, sağlam bir binanın 10. katının pervazında diyorsa, atlamak için hiçbir zaruret de yoksa, kastettiği "Son çarem ölmek!" gibi bir şeydir. İntihar temayülünün hazin ifadesidir. Fakat, yangındaki bir binanın 3. katından, hem de itfaiyenin tertip ettiği yumuşak bir zemine atlayacak kişi söylüyorsa, o zaman aynı cümle, "hayatta kalmak arzusuna" işaret eder. Yâni, birincisi aynı kelâmla "ölmek arzusu" vurgular, ikincisi aynı cümleyle "yaşamak isteğini" belirtir. Bununla ilgili, mihmandarımız Ebu Eyyüb el-Ensarî radyallahu anha atfedilen, şöyle bir hâdise de var: **Hz. Ebu Eyyüb İstanbul'un Emevîler zamanındaki kuşatmasına katılır. Vuruşmalar esnasında genç bir mücahidin cesareti dikkatleri çeker. Öyle yiğittir ki, ölüm-kalım düşünmeden, düşmanın en kalabalık olduğu yerlere gözü kapalı saldırmaktadır. Bunun üzerine diğer bazıları derler: "Âyete uygun hareket etmiyor. Yaptığı doğru değildir..." Hz. Ebu Eyyüb şaşırır ve sorar: "Hangi âyete uygun hareket etmiyor?" Bakara sûresinin 195. âyetindeki o ifadeyle cevap verirler: "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!" Hz. Ebu Eyyüb o âyetin mânâsının "Allah yolunda malını infâk etmekten kaçınmakla" ilgili olduğunu belirtir. Yâni mülkünü-parasını hayırdan saklayan insanlardır "kendi
Bediüzzaman Said Nursi
Reklam
Reklam