• Aleyküm selam, kitap Adem ile Havva'nin cennette öncesiz sonrasızmışcasına mutlu bir hayatı yaşadıkları gibiydi hayatımız Batı'nın soluğu bize gelmeden önce ... diye teker teker cümleleri sıralayıp başlıyor söze. Konunun en başına geliyor bir zincir halkasının en başına bakıp nerede kusur var onu göstermeye çalışıyor bizlere.
    Hz. Adem'den Hz. Nuh'a geçiyordu...
    Ey inanmış kişi ! Korkma! Bütün insanlık inkar ve sapıklık bataklığına gömülse de senin için nurlu bir iz vardır. Hazreti Nuh'un izi. Ve bu iz seni "kurtarıcı gemi"ye götürecektir diyerek bizleri diriltiyor.
    Hz. İbrahim'in "en ağır yükü, insanlığın en ağır yükünü omuzladı peygamber. İnsanın varolmak veya olmamak meselesini çözmek istedi. Bütün dikilmiş başları Allah'ın önünde eğilmeye çağırdı. Ateşten başarıyla geçmiş biri olarak ateş imtihanına çağırdı ruhları. Ateşten sonraki çiçekleri devşirilmiş bir ruh olarak "
    "Hz. Adem ile yaratıldık, Hz Nuh'la yaradılışımızın varoluşuna çevrilişini kesinleştirdik. Hz. İbrahim'le inanmışlar milletini ve toplumunu kurduk. Hz. Yusuf'a devletini kurma ödevini belirdi."
    Hz. Yusuf'a iftiralar , ihanetler ve bir çok sorun devlet adamının karşılacagi bir çok durum Hz. Yusuf'un başına geldi ...
    Hz. Musa "kendi kudretine yapan hiç bir kişinin unutamayacağı ve narsisizmle dolu bir hiç bir kavramın hesaba katmaktan yakasını kurtarmayacağı kader ironisidir, Hazreti Musa'nın firavun sarayında büyümesi. "
    Hz. Suleyman " hakikat medeniyeti, "devlet" modeline , ideal devlet formuna Süleyman peygamber ile ulaşır "
    Hz. Yahya Hakikatin Kılıcıdır.
    Hz. İsa babayı putlaştıran topluma karşı babasız doğmuştur..
    Hz. Muhammed (s.a.v.) o cennetin kapısı değil ...
    Cennetin ta kendisidir...
    Kitap zincir halkasini o kadar güzel ve muazzam tamamlamış ki, ne söylesek az gelir. Sezai karakoç'un belirttiği gibi bu kitabinda özden kabuğa doğru gidilmiş. Sonra öyle bir kapıya girmiş ki öbür kapıların hepsi bu kapıya ulaşmış :)
    Yitirdiğimiz cenneti bulmamız umuduyla
  • "Depresyona girenlerin çok uyuması başka birşeyin arzusu gibi geliyor bana. Onlar rüya istiyorlar. Uyku bunun duası. Rüyayı da Cenab-ı Hakkın büyük bir ihsanı olarak görüyorum. Bu çok sınırlı dünyanın cenderesinde, daha bir üst âlem için yaratılmış olan ruhum ve kalbim sıkıldığında, rüyalar bana bir nefes aldırıyor. "Bak!" diyorlar. "Varlık yaşadığından/daraldığından ibaret değil. Ötesi de var."
    Bir başka varlık âlemi, fakat yüzü daha misalî, bana göz kırpıyor. Canının 'dünyada olmaz'lara da inanma ihtiyacı var. İhtimal hassas ruhların hayatta kalmasını sağlar. Gerçeğin elinde solacak güller hayalle sulanır. "Sana hassasiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister..." diyor ya mürşidim, işte böyle böyle anlıyorum, hayalgücüm de midem gibi bir rızık istiyor.Çünkü o da hayatıma dahildir. O da benim parçamdır. O da biraz 'ben'dir. Ve benim hayatım bu dünyaya sığabilecek gibi değildir.
    Akletmek hayal etmek gibi değildir. Hayal ettiğimiz şeyler hakkında duygulanırız. Duygulanmak da bir dahil olma şeklidir. Duygulandığımız şeylerin rengine bulanırız. Biraz 'o' oluruz. O da biraz 'biz.' Onun gibi hissederiz (veya bunu deneriz). Bizi dönüştürür. Hakkında duygulandığımız herşey dönüştürücüdür.
    Daru'l-Erkam günleri, ambargo yılları, Hz. Hatice annemizin ve Ebu Talib'in vefatları, hüzün yılı, sonra Taif'te yaşananlar... Kaç kere baştan sona okuduğunuz veya dinlediğiniz halde her defasında aynı hüznü gönlünüze taşıyan hayatlar...
    İnsan alınmadan/aldırmadan edemiyor. Çünkü, dedim ya, duygulanmak bir dahil olma şeklidir. Orada varolmak, onun sende varolması, varlığını varlığına katmak veya en azından haberdar olduğunu göstermek, bunlar hep duygulanmayla oluyor. Yine annemin yüreğine döneyim: Belki güleceksiniz. Fakat gerçek. Hz. Vahşi (r.a.) hakkında kötü sözler söylemesini engellemek için Hz. Hamza'nın şehit olduğu sahneyi izletmiyoruz. Orası gelince hemen başka kanala geçiyoruz. Kendisini tutamıyor çünkü.
    Bir kitapta da (kaynağını bilmem) Hz. Ömer'in (r.a.) de, Efendimiz aleyhissalatuvesselamın kıraat eylediği Hz. Musa kıssasında Firavun'a hiddetlenip, namazda konuştuğunu okumuştum: "Ben olsaydım başını keserdim."
    Bunlar güzel hassasiyetler. Razı olmalıyız. Kalbinin ne tarafta olduğunu da gösteriyor. Kime dahil oluyorsun? Kimle beraber olmak istiyorsun? Kimliğin, mahallen, kıyafetin, sözünden önce duyguların haber verir bunu. Hadis-i şerifin ifade buyurduğu gibi: "Kişi 'sevdiğiyle' beraberdir." Kişi hakkında duygulandığı şeyle beraberdir.
    Kötülüğe karşı elle, dille veya en azından kalben buğzetmeyi emreden hadis-i şerifte de hissediliyor bu. En azından buğzedecek kadar bu tarafta olmalısın. O da yoksa, bedenen ha buradasın, ha orada! Cisminin bir yerde olması kalbinin de orada olmasını gerektirmez. Şaşırma! Yalnız kaldığında aklına ilk gelen kişinin yanındasın.
    Böyle keder keder üstüne, acı acı üstüne, hüzün hüzün üstüne geçen yıllar ve ardından miraç. Allah'ı kadar insanı kim anlayabilir? Hayatın bu dünyadan ibaret olmadığını göstermekle müşriklerin Mekke'deki tazyikatından Nebîsini kurtaran O'dur. Mülkünün başka köşelerini göstermekle bir köşesinde yaşadığı sıkıntılardan ferahlık veren O'dur. Bütüne bakmak parçayı rahatlatır. Keder 'bir öpmekte batanların' memleketidir.
    Hz. Yusuf'a (a.s.) rüya tabirini öğreten Rabbi onu da bu şekilde zindandan kurtarmamış mıydı? Sakın aziz olduğu dönemi kastettiğim sanma. Bence rüyalarıyla barışık olan hiçbir zindanda sıkılmaz. Ruhunun pencereleri açıktır çünkü. Onu, Allah, rüya ilmini öğretmesiyle ferahlatmıştı. Allah Resulü aleyhissalatuvesselamı da bedeni ve ruhuyla âlemleri gezdirerek ferahlattı. Bizi de namazlarımızda ferahlatıyor.
    "Namaz mü'minin miracıdır..." buyuruyor ya Efendimiz, hakikaten de öyledir, ne zaman namaza dursan âlemin bu dünyadan ibaret olmadığını anlarsın. İşin bölünür. Hayatın bölünür. Günün bölünür. Telaşın bölünür. Kesrette boğulmaların tevhidî nefeslerle bölünür. Onlar, gün içine bırakılmış beş panik odası, beş kaçış noktası, beş ferah. Onlar, uyanıkken ve iradeyle görülebilen beş rüya. Şu kesif gerçekliği yaşamaya mecbur musun?"

    Ahmet Ay
  • La Tahzen Şiiri

    Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz.
    “Aşık” olmayana anlatsan da “Ben” “Sen” anlamaz.
    Hakka ulaşmak için yoldur desen kimse inanmaz!..
    Gönlünde zerre-i miskal Şems olmayan;
    Yanmaz, yanamaz!..

    Ayağın kırıldı diye üzülme!
    Allah senden aldığı ayak yerine belki sana kanat verecek.
    Kuyu dibinde kaldın diye üzülme!
    Yusuf kuyudan çıktı da Mısır’a sultan oldu, unutma!
    İstediğin bir şey; olursa bir hayır,
    Olmazsa bin Hayır Ara!..

    Geçmiş ve gelecek insana göredir.
    Yoksa hakikat âlemi birdir. Bu âlem bir rüyadır.
    Zanna kapılma ey can! Rüyada elin kesilse de korkma, elin yerindedir.
    Dünya bir rüya ise, başına gelen felaketler de geçicidir.
    Neden çok üzülürsün ki?
    Herşey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vaz geçme:
    Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.

    Bu âlemin, bu kâinatın kitabı sensin:
    Aç da kendini oku ey can!
    Kâinatın en uzak köşesi, senin içinde ufak bir nokta!..
    Ama sen bunun farkında bile değilsin.
    Derdin ne olursa olsun korkma!
    Yeter ki umudun Allah olsun!..
    Herkes bir şeye güvenirken;
    Senin güvencen de Allah olsun.
    Hiçbir günah, Allah’ın yüce merhametinden büyük değildir ama;
    Sen yine de günah işlememeye bak!
    Lâ tahzen! (Üzülme!)
    Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi!..
    Ve bir seccade ser odanın bir kösesine, otur ve ağla ,
    Dilersen hiç konuşma!..
    O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma.
    Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.
    Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.
    Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır.
    Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin EY CAN!?
    Lâ tahzen! (Üzülme!)
    Bir şey olmuyorsa:
    Ya daha iyisi olacağı için,
    Ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur.
    Şu uçan kuşlara bak! Ne ekerler, ne biçerler!..
    Onların rızkına kefil olan Allah; seni mi ihmal edecek sanırsın!
    Yeter ki sen istemeyi bil!..
    Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar.
    Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler.
    Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık.
    Her nereden gam kervanı gelse de.
    Aşk derdinde olan kişi;
    Baş derdinde değildir.
    Yapılma, yıkılmadadır;
    Topluluk, dağınıklıkta;
    Düzeltme, kırılmada;
    Murat, muratsızlıktadır;
    Varlık, yoklukta gizlidir!..
    Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.
    Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın,
    Bir asır kadar uzak olması.
    Ve bilir misin?
    Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması..
    “Ben” deyip susması!..
    “Sen” deyip ağlamaklı olması!..
    Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar.
    Eğer Hakk”ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler.
    Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın.
    İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler.

    Sevginin diğer bir adı da sabırdır:

    Açlığa sabredersin adı “oruç” olur.
    Acıya sabredersin adı “metanet” olur.
    İnsanlara sabredersin adı “hoşgörü” olur.
    Dileğe sabredersin adı “dua” olur.
    Duygulara sabredersin adı “gözyaşı” olur.
    Özleme sabredersin adı “hasret” olur.
    Sevgiye sabredersin adı “Aşk” olur!..
    Ne istersem ben Mevlâ’dan isterim.
    Verirse yüceliğidir. Vermezse İmtihanımdır!..
    Allah’tan bir şey istersen:
    Kapı Açılır, sen Yeterki Vurmayı Bil!..
    Ne Zaman dersen bilemem ama,
    Açılmaz diye umutsuz olma,
    Yeterki O Kapıda Durmayı Bil!..

    Hz. Mevlâna Celâleddin-i Rûmî (k.s)
    La Tahzen Şiiri
  • ARKAMDAN AĞLAMA
    Öldüğüm gün tabutum yürüyünce

    Bende bu dünya derdi var sanma!

    Bana ağlama, "Yazık, yazık!" "Vah, vah!" deme!

    Şeytanın tuzağına düşersen vah vahın sırası o zamandır.

    Yazık yazık asıl o zaman denir.

    Cenâzemi gördüğün zaman "Elfirak, elfirak!" deme!

    Benim buluşmam asıl o zamandır.

    Beni mezara koyunca elvedâ demeğe kalkışma!

    Mezar cennet topluluğunun perdesidir.

    Mezar hapis görünür amma,

    Aslında canın hapisten kurtuluşudur.

    Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret!

    Güneşle aya batmadan ne ziyan gelir ki?

    Sana batma görünür amma

    Aslında o doğmadır, parlamadır.

    Yere hangi tohum ekildi de yetişmedi?

    Neden insan tohumu için

    Bitmeyecek, yetişmeyecek zannına düşüyorsun?

    Hangi kova suya salında da dolu olarak çekilmedi?

    Can Yusuf'un kuyuya düşünce niye ağlarsın?

    Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç!

    Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi(K.S)

    http://www.cevaplar.org/...=3762&ctgr_id=93
  • Hz. Eyyûb dermansız kaldı
    “imdat” demedi,
    Hz. Yusuf karanlığa düştü
    “eyvah” demedi,
    Hz. İbrahim ateşe düştü
    “yandım” demedi,
    Hz. Hamza kanının
    yudumlanmasına “feryat” etmedi,
    Hz. Bilal kayalar altında kaldı
    “ezildim” demedi
    "Sıkıntı,dert“Allah'a Sevgili”
    olandan başkasına inmedi"
  • La Tahzen denilince benim aklıma bir Hicret’in öyküsü geliyor. Bizlerinde yapması gereken bir hicret. La tahzen. Üzülme. Nefsine vereceğin sevgiden Rabbine vereceğin sevgiye Hicret et. Çünkü dünya nefsini kontrol edemeyen insanlarla dolu. La tahzen. Çek borçlarından Hicret et. Çünkü Rabbine çok kulluk borcun var. Hicret ederken üzülme. Allah onun için Hicret edenlerin her zaman yanındadır. Bazen bir örümcek ağında. Bazen bir güvercin yuvasında. La tahzen. Üzülme derttaş. Eğer üzülebiliyorsan üzülme. Çünkü seni üzerek her daim kendisini sana hatırlatmak isteyen bir Zat var. Çünkü düşmeni istiyor ki yalnız ona noktayı istinade yapıp ayağa kalkabilesin. Ve unutma. Düşmek hiç ayıp değil kalkmasını bil. Acele et önce göz yaşını bir sil. La tahzen üzülme dostum. Durgun bir deniz asla iyi bir gemici yetiştirmez. Başına böyle musibetler geliyorsa demek Allah seni çok iyi bir gemici olmaya çok iyi bir mümin olmaya hazırlıyor demektir. La tahzen. Üzülme derttaş. Herşey zıttıyla bilinir. Madem şimdi bir parça üzülüyorsun. Bu ilerde bütün bütün sevineceğine en güzel işarettir. La tahzen. Üzülme dostum. Dostlarından insanlardan yediğin bıçak darbelerini hatırla. Sırtını kaç kere döndün de kanattılar. Kimin yüzünü görsen bir köşede gülüşü vardı, sırtında ise kanlı bıçağı. Etrafın yakının insanların sana bıraktığı bıçak darbelerine üzülme. Çünkü Hz. Yusuf kardeşlerinin elleriyle atıldığı kuyudan sonra ancak Mısır’a sultan olmuştur. La tahzen. Üzülme. Çünkü Allah kuyunun dibindekilerle beraberdir. La tahzen. Bazen çok yorulursun. Hayatta bütün yük üzerinde hissedersin. Ellerini kaldıracak mecalin kalmaz. Bazen ellerin kalmaz! Ama üzülme derttaş üzülme. Allah ellerini aldıysa sana kanat takacak demektir. Zira rüyada olmayan el; hakikat aleminde varlığını kaybetmez. Dünya da rüyadan başka birşey değildir. La tahzen innallahe meana. Üzülme. Çünkü hüzünlü Nebi bu cümleleri yol arkadaşına söyledi. Sende de üzülme eylemi başlamışsa ümmet ile gönlün acıyorsa dışarda yanan İmanlar için gönlün acıyorsa hergün Rabbimin karşısında nasıl hesap vereceğim diye bir parça daha üzülüyorsan gönlün ufak ufak Rabbin için kan damlatmaya başladıysa üzülme..! Çünkü Resullullah Aleyhiselam’a yol arkadaşlığın hüzünle başladı demektir. Değmez mi ona kavuşmak için üç beş damla göz yaşı dökmeye derttaş. Değmez mi ahirette bütün imtihan bitince kucağını açsın “siz mi geldiniz komşularım” demesine. Bir daha imtihan yok artık. Bir daha üzülmek yok. Rabbimizin bize birdaha kızması yok. Bütün herşeyin bittiği şey bir La Tahzen ile başlasa.. Değmez mi..