XVII. yüzyılda asker ocaklarının, hatta halkın, Ayak Dîvânı'nda padişah huzuruna çıkarak önemli kararlar alındığı görülür. Eskiden önemli davalarda padişahlar, doğrudan doğruya Dîvân toplantılarına başkanlık ederler ve son karar onun sözüyle alınırdı. Bu âdet terk olunduğu zaman da Dîvân'da perde ile örtülü pencere arkasında onun daima hazır bulunduğu düşünülürdü. Kanunî Süleyman önemli işler görüşülürken daima perde arkasından dinler ve son kararı kendisi verirdi. Bu önemli kural kendisinden sonra gelen üç padişah zamanlarında gözetilmemiştir.
Sayfa 45 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Bireyselliği ve bencilliği aşırı derecede ön plana çıkardığınızda, sorumluluk duygusunu kaybedersiniz. İslam'daki karşılığıyla bu, bireyselliği çok öne çıkarmak, nefs-i emmâreyi beslemek demektir. Nefs-i emmâre, doymak bilmeyen bir nefistir.
Ünlü Alman sosyoloğu Max Weber, devletler tipolojisinde Osmanlı hükümdarlığını, kanûnlar üzerinde erk sahibi müstebit otokrasi olarak tespit eder ve bu özel devlet tipine sultanizm terimini uygun bulur. Osmanlı padişahı mutlak iktidar sahibidir, doğrudur. Fakat tarihî bir gerçektir ki, pâdişahın iktidarını, İslâmî Şerîat, ataların koyduğu kanûnnâmeler ve geleneksel adâlet prensibi sınırlandırmıştır. XVII. yüzyılda iki padişahın katli, asker ve esnaf isyanları bu esaslar ileri sürülerek meşrûlaştırılmış, ayaklanmalarda Şerîat'ın temsilcisi ulemâ, hareketi meşrûlaştırmaları için daima fetvâlarıyla önde görülmüştür. Lâyiha sunan bürokratlar daim kanûn-i kadîm ve adâlet prensipleri üzerinde durmuşlardır.
Sayfa 45 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tama' ve hırsa uyup nefs ile makhûr olma,
Rahatın boşunadır, nam-ı meşhur olma.
Sohbet-i arif-i billaha eriş, dûr olma.
Saltanat-ı mesned-i dünya ile mağrur olma!