Hiçbir şeyin siyah beyaz olmadığını ve beyazın içinde çoğu zaman siyahın saklı olduğunu, siyahın da kimi zaman kandırılmış beyaz olduğunu bana açıklarken haklıydı.
Bukowski yaşamının son bölümünde günlerini yazdığı bu kitapta gerçekçi, süsten uzak, yer yer mizahi ve argo bir dil kullanmış.
Yaşamının son zamanlarındaki günlerini okuyucuya değil de kendine yazdığı için son derece samimi bir anlatım oluşturmuş. Bukowski yazmanın kendisi için ne kadar hayati öneme sahip olduğunu anlatırken geri kalan her şeyin bir kitabın yan karakterleri olarak kaldığını görmemek mümkün değil. Bu konuya o kadar önemle değinmiş ki bu kitabı okurlardan çok yazarların okuması gerektiği düşüncesine kapıldım. Hipodromda at yarışı izlemenin hayatında önem arz etme sırasının yazmaktan sonra ilk sırada geldiğini görmek şaşırtıcı geldi bana. Bukowski hayatının bu döneminde yaşama dair bir çok düşündürücü cümle de kuruyor bu eserde. Eşiyle aralarındaki ilişkiden dokuz kedisiyle yaşamanın onun için ne ifade ettiğine, yaşlılıkla ilgili düşüncesinden hayranlarına karşı tutumuna kadar birçok şeyi bulabileceğiniz bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Ayrıca belirtmeliyim ki; Avi Pardo’nun o kendine has, başarılı çevirisi Bukowski’nin ruhunu ve dilini o kadar iyi yansıtmış ki, kitabın etkisi çok daha derinleşiyor.