Günümüz kapitalist ve post-modern yaşam tarzı, insanı sarsan, onu kendisiyle yüzleşmeye zorlayan, acıyı, kaybı ve yanılgıyı hatırlatan her şeyi törpüleyerek, hatta kökünden sökerek yok etmeyi hedefliyor. Bu sistem, insanın en derin varoluşsal deneyimlerini bir tür yazılım hatası gibi görüp, hızla düzeltilmesi gereken arızalar olarak kodluyor. Acı, bir varoluş sorunu değil, yönetilmesi gereken bir “hata mesajı” olarak algılanıyor. Can sıkıntısı üretkenliği sekteye uğratan bir zaman kaybı; yas, hızla atlatılması gereken gereksiz bir duraksama; hata ise, mümkünse geri sarılıp düzeltilmesi gereken bir kusur haline geliyor. Ancak insanın tüm varoluşsal gerilimlerini tüketimle aşabileceği fikri, onu daha büyük bir boşluk içinde kaybolmaya mahkûm ediyor.
Zizek’e göre kapitalizmin en büyük başarısı, insanı sürekli bir eksiklik duygusu içinde tutarak kendi kendisinin peşine düşmesini sağlamaktır. Sistem, bireye her an bir şeylerin eksik olduğunu fısıldar: Doğru ürünü satın alırsan tamamlanacaksın, doğru deneyimi yaşarsan eksikliğin giderilecek, doğru hizmete erişirsen nihayet kendini bulacaksın. Bu sürekli eksiklik hissi, yalnızca nesnelere değil, duygulara ve yaşantılara da sirayet eder. Mutsuz musun? Bir dizi aç, kaygını uyuştur. Kaybettin mi? Telafisi yeni bir alışverişte. Yanıldın mı? Bir kişisel gelişim kursuna kaydol. Her sıkıntının reçetesi hazır; her varoluşsal sancının piyasada satılan bir çözümü var. Fakat insan böylece kendini tanımayı, kayıplarını sindirmeyi, hatalarıyla yüzleşerek büyümeyi unutuyor. Tüketim, düşünme yetisini dumura uğratan bir anesteziye dönüşüyor.
Byung-Chul Han ise modern bireyin acıyla yüzleşmeyi reddedişini, bir varoluşsal savunma mekanizması olarak değil, bir ideolojik zorunluluk olarak ele almakta. Ona göre, post-modern kapitalizm insana