Arşiv belgeleriyle çalışırken elinizdeki kazmayı nereye vuracağınızı bilmezseniz, bulduğunuzu sandığınız hakikat aslında geçmişin egemenleri tarafından oraya bilerek bırakılmış bir tuzak olabilir. Arşiv, tarihçinin sığınağıdır ama aynı zamanda en tehlikeli labirentidir; çünkü hiçbir belge masum ya da tarafsız değildir. Bilginin arkeoloğu, kazı yaparken hem belgenin ürettiği ideolojik illüzyonla hem de kendi zihninin bugüne ait önyargılarıyla savaşmak zorundadır. En yaygın akademik hata, arşivde bulunan resmi bir evrakı "mutlak ve tarafsız gerçek" olarak kabul etmektir. Resmi belgeler (örneğin Osmanlı’daki Mühimme Defterleri veya Tahrir Defterleri), devlet aygıtının kendi bekası, vergi düzeni ve meşruiyeti için ürettiği ideolojik metinlerdir. Bir ferman, merkezdeki iradenin taşraya neyi dikte etmek istediğini gösterir; ama taşrada o emrin gerçekten uygulanıp uygulanmadığını, yerel unsurların bu emri nasıl manipüle ettiğini söylemez. Belge fetişizmi, tarihi sadece "devletin kendi arşivinde görmek istediği kurgu" üzerinden okuma riskini doğurur. Tarihi, bugünkü kaçınılmaz sonuçlara ulaşmak için yürünmüş doğrusal bir yol gibi görmektir. Örneğin, Osmanlı'nın 17. veya 18. yüzyıldaki mali yapısal dönüşümlerini veya yerelleşme eğilimlerini (ayanların ortaya çıkışını), sırf sonraki yüzyılda "imparatorluğun çöküşü" yaşandı diye doğrudan "kaçınılmaz çöküşün kanıtları" olarak okumak teleolojik bir tuzaktır. Oysa o dönemdeki aktörler bir çöküşü değil, kendi dönemlerinin krizlerine karşı rasyonel çözümler üretmeye çalışıyorlardı. Tarih yazımının en ölümcül günahı olan anakronizm, geçmişi bugünün değer yargıları, ideolojileri, ahlak standartları veya kavramsal araçlarıyla yargılamaktır. 16. veya 17. yüzyıl Osmanlı toplumsal yapısını, henüz ortada ne endüstriyel kapitalizm ne de
1000Kitap
Şimdi size, biraz önce yaşadığım tatlı bir hadiseyi anlatacağım. Biraz uzun ama iç ısıtan bir şey 😊 Biraz önce arabayı bizim evin önü ve yakınları dolu olduğu için sol paraleldeki sokakta bir evin önüne park ettim. Burada insanlar, evlerinin önüne park edilmesin diye su dolu bidonlar, dubalar, topraklı kovalar koyuyorlar. Yine öyle bir kaldırımın önüne arabayı park ettim ki genelde buraya park ederim zaten. O önüne park ettiğim binanın alt katında da yaşlı bir teyzeyle amca oturuyor ki isimlerini bilmem ama maşallah çok tatlı bir teyze… Gördüğümde selam verir, hâl-hatır sorarım, arabadaysam el sallarım falan… Biraz önce de arabadan inip eşyalarımı alırken o teyze balkona çıkmış ama görmemiştim. “N’apıyon guzuuum” diye seslendi. “İyi teyze çok şükür, sen n’apıyon?” diye sordum. “İyi ben de…” dedi. “Bi isteğin var mı?” diye sordum. “Yok guzum, gurban olurum sana” dedi. Sonra da: “Bak bu bidonları alıp arabanı koysan da sana bi’ şey demeyiz, koyabilirsin” dedi 😊 “Sağ olasın teyze, bize dua et” dedim. O da: “Sen de sağ ol guzum” dedi. Akşam akşam pamuk gibi oldum. Hava buz gibi ama içim ısındı gerçekten. Allah teyzemize sağlık sıhhat afiyet versin. Hayırlı uzun ömürler versin. 🤲🏻
1000Kitap
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Atila Yüksel
Günümüz kapitalist ve post-modern yaşam tarzı, insanı sarsan, onu kendisiyle yüzleşmeye zorlayan, acıyı, kaybı ve yanılgıyı hatırlatan her şeyi törpüleyerek, hatta kökünden sökerek yok etmeyi hedefliyor. Bu sistem, insanın en derin varoluşsal deneyimlerini bir tür yazılım hatası gibi görüp, hızla düzeltilmesi gereken arızalar olarak kodluyor. Acı, bir varoluş sorunu değil, yönetilmesi gereken bir “hata mesajı” olarak algılanıyor. Can sıkıntısı üretkenliği sekteye uğratan bir zaman kaybı; yas, hızla atlatılması gereken gereksiz bir duraksama; hata ise, mümkünse geri sarılıp düzeltilmesi gereken bir kusur haline geliyor. Ancak insanın tüm varoluşsal gerilimlerini tüketimle aşabileceği fikri, onu daha büyük bir boşluk içinde kaybolmaya mahkûm ediyor. Zizek’e göre kapitalizmin en büyük başarısı, insanı sürekli bir eksiklik duygusu içinde tutarak kendi kendisinin peşine düşmesini sağlamaktır. Sistem, bireye her an bir şeylerin eksik olduğunu fısıldar: Doğru ürünü satın alırsan tamamlanacaksın, doğru deneyimi yaşarsan eksikliğin giderilecek, doğru hizmete erişirsen nihayet kendini bulacaksın. Bu sürekli eksiklik hissi, yalnızca nesnelere değil, duygulara ve yaşantılara da sirayet eder. Mutsuz musun? Bir dizi aç, kaygını uyuştur. Kaybettin mi? Telafisi yeni bir alışverişte. Yanıldın mı? Bir kişisel gelişim kursuna kaydol. Her sıkıntının reçetesi hazır; her varoluşsal sancının piyasada satılan bir çözümü var. Fakat insan böylece kendini tanımayı, kayıplarını sindirmeyi, hatalarıyla yüzleşerek büyümeyi unutuyor. Tüketim, düşünme yetisini dumura uğratan bir anesteziye dönüşüyor. Byung-Chul Han ise modern bireyin acıyla yüzleşmeyi reddedişini, bir varoluşsal savunma mekanizması olarak değil, bir ideolojik zorunluluk olarak ele almakta. Ona göre, post-modern kapitalizm insana
.....Espressolab....
Ülke orman yangınına döndü. Bir taraf hırsızlar için savaş ilan ediyor. Diğer taraf ülkenin anası ağlarsa ağlasın Espressolab boykot edilmesin diye mahalle yanarken saçlarını tarıyor. Tanrım Hindistan'da doğmadığımız için minnettarım ama sanki burası da pek iç açıcı olmadı haaa
İbrahim Gadban Hoca münazarayı çok güzel özetlemiş; Münazara ile alakalı kısa bir değerlendirme yapacağım. Ancak değerlendirmelerime geçmeden önce; • Tevhidî camiayı mahcup etmediği, • Duruşunu ilmi bir zeminde gerçekleştirdiği • Ve muvahidlerin, tarikatçılar tarafından yıllardır haksız bir şekilde ayaklar altına alınan onurunu güzel bir duruşla müdafaa ettiği için Halis Hoca’ya içten ve samimi duygularımla teşekkür ediyor, tebrik ediyor ve bundan dolayı Allah’ın kendisini hayırla mükâfatlandırmasını niyaz ediyorum. Değerlendirmelerimi şu şekilde maddeler halinde zikredeceğim: ❶ Halis Hoca, münazarasında hem savunmuş olduğu selefin “akidesini” hem de onların “ahlakını” ortaya koymuş oldu. ❷ Halis Hoca’nın ortaya koymuş olduğu ahlakî duruş iki noktada kendisini çok belli etti: a-) Muhalifine münazara boyunca “Hocam” diyerek hitap etmesinde. b-) Karşı tarafı sabırla ve anlamaya çalışarak güzelce dinlemesinde, söz kesmemesinde. Ömer Faruk Hoca, Halis Hoca münazara boyunca kendisine kibar ve nezaketli bir şekilde "Hocam" diyerek hitap etmesine karşın, ne yazık ki bir kere bile "Hocam" deme nezaketi gösteremedi. Bunun kesinlikle psikolojik ve kaygısal bir alt yapısı var. Benim düşünceme göre: a-) ÜZERİNDEKİ CAMİA BASKISINDAN DOLAYI GÖSTEREMEDİ. Çünkü içerisinde bulunduğu camia böyle bir şeyin gerçekleşmesi durumunda ona kızacak, onu eleştirecek ve belki onu te’dib edecekti. Bu da onu bundan alıkoydu. b-) HALİS HOCA'YI İÇ DÜNYASINDA CAHİL, İLİMSİZ VE YETERSİZ BİRİ OLARAK DEĞERLENDİRMESİNDEN DOLAYI GÖSTEREMEDİ. Genelde sufiler Halis Hoca’nın derslerini kırpıp kırpıp piyasaya servis ettikleri için Halis Hoca’nın ilmî kimliği gereği gibi bilinmemektedir. Onun ilmî yatkınlığını ancak derslerini belirli bir oranda ve tahlil eden bir gözle dinleyenler fark edebilirler.
Gönderi kullanım dışı
Kızıl Goncalar ve Kızzıl Kurtlar Aynı tip senaryo, birbirinin kopyası hikayeler seyretmekten gına gelmiş midir bilmiyorum ama vakti çok, işi yok seyirci kitlesi için dizi dizi diziler, birbirini izler ve hayat böyle geçip gider.Hemen her dizide birbirinden kopuk aileler vardır. Hemen her dizide ya annesi, ya da babası bilinmeyen, evlatlık edilmiş çocuklar vardır. Hemen her dizide anne-babalara kafa tutan evlatlar vardır. Hemen her dizide yolları bir şekilde kesişen iki sevgili vardır ve bunlar birbirine karşı çok güvenilir partnerdirler. Anne babaya ise güvenilmez. Onlar daima sevenlerin mutsuz olmaları için çabalayan düşman gibidirler.Bir toplumu bozmak ve yerine yeni şeyler getirmek için o toplumun itibar ettiği kurum ve kişileri çürütmek, yıpratmak sosyolojik ve siyasal bir taktiktir. Tarihte hep böyle olmuştur. Bir toplumda özellikle bizde en kutsal kurum ailedir. Bediüzzaman’ın dediği gibi “Aile küçük bir millet, millet büyük bir ailedir. Vatan dahi bu millî ailenin hanesidir.” Aile bağlarını çürütmek, toplumu değişimlere hazırlamak için en çok anne babaya darbe vurulur. Nitekim filmler ve diziler de hep bu noktaya ateş etmektedir.Bizim yerli malı dizilerde fakir oğlan zengin kız, zengin oğlan fakir kız olmazsa olmaz faktördür. Fakir olanlar iki günde sosyeteye adapte olacak kadar maharetli ve nezaket derslerini almış yetenektedir. Kırk çeşit kahvaltı sofrasını beğenmeyen zengin karakter ise sevgilisinin gecekondu evinde kirli tavada pişirdiği soğanlı menemene bayılır ve ruh açlığını doyurmuş olur. Hemen her dizide romantik türküler söylenir, her dizide mutlaka hastaneye düşülür. Mucizevi şekilde kırk kurşun yemiş de olsa iyileşilir. Kalp durmuştur, elektroşok defalarca verilir faydasız kalır ama sevgilinin eli tutulunca hasta anında iyileşir. Klasik Yeşilçam
1000Kitap