Bir sigara sardım. Yağmurun sesine ilişmek istiyorum. Yağan yağmur mu olmak istiyorum yoksa o yağmurun sesi mi? Neden yağmuru, yağmur sesinden ayırıyorum ki? Sessiz yağmurları yok mudur bu cihanın? Ve hep sesinden mi tanınır yağmurlar?
Işık durgun ve dalgın. Yağmur sanki ışığı da uyutuyor...vaktin yağmura en açık olduğu anı bekliyorum. Şair mırıldanıyor "bu yağmur...bu yağmur...bu kıldan ince"... bir İstanbul yağmurunun şair dimağına saplanan bir yansımasıdır sanki bu.
Orhan Veli öğretmiştir İstanbul'u gözleri kapalı dinlemenin sırrını. Belki bu cümle eksik olarak görülebilir dikkatli bir okuyucunun nazarında; zira öğreten belli ama öğretileni ifade etmekten imtina etmiştir bu cümlenin yazarı. Çünkü birçoğu "İstanbul'u dinliyorum gözleri kapalı" devrik cümlesini işitmiş ve hatta hayatında en az bir kere kullanmış olsa dahi, şiirin diğer mısralarında salınan sesleri ve kokuların varlığından haberdar değildir.
28.06.2026
1011121314151
İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı
Önceden hafiften bir rüzgâr esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor Yapraklar, ağaçlarda:
Uzaklarda, çok uzaklarda
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı
"İstanbul'u dinliyorum gözleri kapalı" parantezine alınmış mısraların titreşimlerini hissetmemek mümkün değil. Rüzgârın sesini işitebilirdik belki aradan bir asırlık perdeyi kaldırabilsek. Rüzgârın da bir sesi olduğunu ve bize seslendiğini hatırlayabilirdik. Yapraklardan, servilerden, dalgalardan...ağaçlarda yavaş yavaş sallanan yapraklar...zamanın təlaşına direnen rüzgarların ve yaprakların ruhu...uzaklara...çok uzaklara...bizi ulaştırabilecek bir sessizlik değil mi aciz ruhumunuz våbeste olduğu sır. Ve uzaklara ulaşabilmenin, uzaklarla uzlaşabilmenin, içimizde gezdirdiğimiz sanal mesafeleri aşabilmenin, mesafeleri