Sermayenin hegemonik lütfuna talip olan kitlede itaat öyle bir tavizsizlikle içselleştirilir ki, efendisinin en ufak sarsıntısını veya krizini dahi bir hikmet gibi soluyan, tabiri caizse "efendisi osurduğunda derin nefes alıp oh çeken" yapısal bir dalkavukluk habitusu neşet eder. Bu sarsıcı ve müstehzi formülasyon, Antonio Gramsci’nin "rıza üretimi" ile Pierre Bourdieu’nün "habitus" kavramlarının kesişim kümesinde yer alan en rafine patolojiyi ifşa ediyor. Bu patolojik durum, salt bir korku veya pragmatizm ilişkisi değil; tâbiyetin bir varoluş biçimine, hatta bir entelektüel/ahlaki meziyete dönüştürülmesi sürecidir. Efendinin hatasını, krizini veya en kaba tabiriyle "çiğliğini" olduğu gibi kabul etmek, o güce boyun eğen kitlenin kendi teslimiyetini sorgulamasını gerektirir. "Ben bu niteliksizliğe mi itaat ediyorum?" sorusunun yaratacağı ontolojik yıkımdan kaçmak için, efendinin her sarsıntısına rasyonel bir kılıf, dâhice bir "üst akıl" veya kozmik bir "hikmet" atfedilir. Kulluk, ancak kulluk edilen nesne kusursuzlaştırıldığı ölçüde katlanılabilir kılınır. Sermayenin veya gücün lütfuna talip olan bu kitle, efendinin krizini kendi krizi gibi rasyonalize ederek, o büyük hiyerarşide kendilerine (aslında asla var olmayan) bir ortaklık payesi biçerler. Efendinin gaz çıkarmasını bir "strateji" olarak solumak, o stratejinin mahremine vakıf olduğu illüzyonunu yaratır. Güç ve sermaye o denli mutlaklaştırılmıştır ki, rasyonel bir eleştiri nesnesi olmaktan çıkıp birer inanç nesnesine dönüşür. Klasik teolojideki "Şer gibi görünende bir hayır vardır" teslimiyeti, seküler/kapitalist düzlemde "Efendinin açmazında derin bir deha vardır" dalkavukluğuna tahvil edilir. Bu habitus, efendinin fiziksel varlığından ziyade, onun temsil ettiği güce duyulan aşkın bir fetişizmdir. İşin trajik
Sosyoloji
Bayburtlu Konstantin Abiniz Olarak...
Bu hafta yine memlekette iki şeyi umutla bekledik: Birinin gelişini, bir diğerinin ise nihayet siktir olup gidişini... Yani üstümüze çöken o organize kasvetin, derdin, kederin bu topraklardan sökülüp atılmasını. Ah be canım memleketim; gidiyorsun, geliyorsun ama bıraktığın yerde tiyatro hep aynı, dekor hiç değişmiyor. Bir huzur, bir mutluluk sinyali yakalayalım diyoruz, tam o esnada sahneye bir başka arsızlık, bir başka sömürü dalgası fırlıyor. "Bir saniye Bahadır Beyciğim, siz şu vedayı bir neticelendirin, benim içeride kısa bir pisliği temizleme işim var, hemen döneceğim" kıvamında bir curcuna... Hatice ablamız çıkmış gelmiş, "Bacımı kim ortadan kaldırdı, kim kanını yerde bıraktı?" diye feryat ediyor. Şüphe okları doğrudan hanenin içine, o kirli ilişki ağlarına dönük: Gelinleri Güneş ve onunla gizli kapaklı işler çeviren, ailenin içindeki kuzen Fatih. "Ablam ölmeden önce aralarındaki o yozlaşmayı, o gizli oynaşmayı gözleriyle gördüğünü söyledi" diyor. Tam burada sistemin ve toplumun o ikiyüzlü ahlak duvarına şu soruyu vurmak gerekiyor: Peki, bu pislik dönerken o evin asıl reisi, yani yengenin kocası, o erkeklik taslayan figür tam olarak neredeydi? Yanıt tam bir taşra klasiği: "Ağzını dilini bağladılar, muskayı yedirdiler." Kendi acizliğini, kendi cehaletini ve korkaklığını büyüyle, muskayla aklamaya çalışan bu zihniyete bakınca, insan sormadan edemiyor: Yahu siz nasıl sefil, nasıl çürümüş, nasıl omurgasız hayatlar yaşıyorsunuz? Derken maliyenin başındaki o soğuk rasyonellik, Mehmet abimiz sahne alıyor. Bu ara evlerde rahat nefes almak, huzurla oturmak ne mümkün; kapılar tık tık çalınıyor. Büyük vurguncuların, ihale arsızlarının, milyarlık vergi borcu bir gecede silinen yandaşların peşini bırakanlar, bu kez üç kuruş kira alan küçük mülk sahiplerinin kapısına dayanmış.
Siyaset
Reklam
İdeolojilerin Çarpışma Alanı
Sinema dünyasında nadiren rastlanan, bilginin keskinliği ile hayatın acımasız pragmatizmini aynı potada eriten Captain Fantastic, izleyiciyi sadece bir yol hikâyesine değil, aynı zamanda sarsıcı bir varoluş sorgulamasına davet eden bir başyapıttır. Bu yapım, bir ailenin modern toplumun dayattığı konfor alanlarından kopup ormanın derinliklerinde inşa ettiği o ütopik dünyayı, gerçekliğin soğuk ve gri çeperiyle yüzleştirerek sistemin insan ruhu üzerindeki tahakkümünü kusursuz bir biçimde ifşa eder. Filmin merkezinde yer alan baba figürü, evlatlarını sistemin birer dişlisi haline getirmek yerine, onları doğayla iç içe, sorgulayan, donanımlı ve entelektüel birer birey olarak yetiştirme gayesi güder. Ancak bu "orman ütopyası", dış dünyanın pragmatik gerçekliğiyle çarpıştığı anda, ideolojik bir kule olarak yıkılmaya mahkûm kalır. Filmdeki her bir kare, doğanın ham ve kontrolsüz gücü ile modern yaşamın tek tipleştirilmiş otoyolları arasındaki o keskin uçurumu yansıtırken, bizlere şu soruyu sorar: Doğru yaşam, toplumdan kaçarak mı kurulur, yoksa toplumun içindeki o büyük kaosun içinde mi korunur? Bu eser, bilginin mutlaklaştırıldığı bir ortamda duygusal zekânın nasıl körelebileceğini, en katı disiplinin bile sevginin şefkatli dokunuşuyla yumuşatılmadığında nasıl bir "entelektüel hapishaneye" dönüşebileceğini gözler önüne serer. Yönetmen, taraf tutmaktan kaçınarak; ne vahşi doğayı kutsallaştırır ne de modernizmin konforunu mutlaklaştırır. Aksine, her iki yaşam biçiminin de insanın en temel ihtiyacı olan "aidiyet" duygusu karşısında nasıl yetersiz kalabileceğini, karakterlerin yüzlerindeki o hüzünlü yabancılaşma üzerinden ustalıkla işler. Sonuç olarak film, sadece bir aile hikâyesi değil; insanın kendi zihnine inşa ettiği o yüksek kulelerin, gerçek hayatın sert rüzgarları
CHP için muhalefet olmak sadece bir tercih değil, bir savunma mekanizmasıdır. İktidara geldiği an, devletin tüm denetim mekanizmaları (Sayıştay, Maliye, İstihbarat vb.) partinin ticari/mali geçmişine ve bugünkü kaynaklarına odaklanır. "İktidar olma arzusu" ile gelen her hamle, otomatik olarak bir "gözlem" davetiyesidir. "Servetin halkın gözüne girmesi" veya rakipler tarafından "ifşa edilmesi" riski, iktidarın getireceği yetkiden çok daha büyük bir tehdit oluşturur. Muhalefet kalmak, mevcut serveti ve klik yapısını "dokunulmaz" kılar. Siyasi partilerin bir "ekonomi-politiği" vardır. Eğer bir yapıda; üyeleri, yöneticileri ve kadroları besleyen (maddi veya statü olarak) dışa kapalı bir kaynak havuzu varsa, ve bu havuzun devamlılığı, yapının iktidara gelip "dağıtılmamasına" bağlıysa; bu yapı, iktidarı "varoluşsal bir tehdit" olarak algılar. İktidar koltuğuna oturmak, bu kapalı devre sistemin bozulması, dışarıdan (yani halktan veya devletin bürokratik aygıtlarından) gelecek müdahalelere açık hale gelmek demektir. Klikler için en "kârlı" pozisyon; sistemi içeriden yönetebilecekleri, ancak sistemi tamamen şeffaflaştıracak bir "iktidar" sorumluluğunun getirdiği denetimden uzak kalacakları "muhalefet" pozisyonudur. Rakiplerin, iktidar arzusuna karşı bu "servet ve klik" kozunu kullanması, partinin iktidar söylemlerini etkisiz kılan bir "Caydırıcı Tehdit" mekanizmasıdır. İktidara talip oldukları an, karşı taraf "Bakalım bu servet nereden geliyor?", "Bu klikler kimleri besliyor?" sorularını yüksek sesle sormaya başlar. Bu tehdit, partiyi kendi iç dengelerini bozmamaya ve "gereksiz risk almamaya" zorlar. CHP'nin neden "kazanmaya yakın gibi görünüp son düzlükte kilitlendiği" sorusuna, ideolojik değil "müesses nizamın korunması" üzerinden çok net bir cevap verdik: İktidar olmak,
Siyaset
Kitaplığımda okunmayı beklerken tekrar ağaca dönen kitaplar
Artık eskisi kadar kitap almadığım için (kendimi eğitme çabaları) kitaplığımda okunmayı bekleyen kitapları bir iletide toplamak istedim. İşte karşınızdaaa asla sıfırlanmayan o malum liste: ---TÜRK EDEBİYATI--- --Tarihi-- >Nutuk-M. K. Atatürk >Milli Mücadele Tarihi-Halil İnalcık >Eski Türk Tarihi-Ahmet Taşağıl >Kök Tengri'nin Çocukları-Ahmet Taşağıl >Osmanlı Padişahları-Erhan Afyoncu >Ateşten Gömlek-Halide Edip Adıvar >Küçük Ağa-Tarık Buğra >Ankara-Yakup Kadri Karaosmanoğlu >Deli Kurt- H. Nihal Atsız --Klasik/Roman-- >Semaver-Sait Faik Abasıyanık >Aylak Adam-Yusuf Atılgan >Surname-İskender Pala >Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk-İskender Pala >Puslu Kıtalar Atlası-İhsan Oktay Anar >72.Koğuş-Orhan Kemal >Dede Korkut Hikayeleri --Şiir-- >Uzak-Oruç Aruoba >Yağmur-Nurullah Genç ---YABANCI---
herkesin içinde derin bir yara , kimi ifşa eder dilden olur , kimide yüreğine atar , nar olur yanar . . . kalktım yürüdüm , elimdeki çaresiz soruyla . . . insan neden hep , sona bırakır kendini
Reklam
Reklam