İdeolojilerin Çarpışma Alanı
Sinema dünyasında nadiren rastlanan, bilginin keskinliği ile hayatın acımasız pragmatizmini aynı potada eriten Captain Fantastic, izleyiciyi sadece bir yol hikâyesine değil, aynı zamanda sarsıcı bir varoluş sorgulamasına davet eden bir başyapıttır. Bu yapım, bir ailenin modern toplumun dayattığı konfor alanlarından kopup ormanın derinliklerinde inşa ettiği o ütopik dünyayı, gerçekliğin soğuk ve gri çeperiyle yüzleştirerek sistemin insan ruhu üzerindeki tahakkümünü kusursuz bir biçimde ifşa eder. Filmin merkezinde yer alan baba figürü, evlatlarını sistemin birer dişlisi haline getirmek yerine, onları doğayla iç içe, sorgulayan, donanımlı ve entelektüel birer birey olarak yetiştirme gayesi güder. Ancak bu "orman ütopyası", dış dünyanın pragmatik gerçekliğiyle çarpıştığı anda, ideolojik bir kule olarak yıkılmaya mahkûm kalır. Filmdeki her bir kare, doğanın ham ve kontrolsüz gücü ile modern yaşamın tek tipleştirilmiş otoyolları arasındaki o keskin uçurumu yansıtırken, bizlere şu soruyu sorar: Doğru yaşam, toplumdan kaçarak mı kurulur, yoksa toplumun içindeki o büyük kaosun içinde mi korunur? Bu eser, bilginin mutlaklaştırıldığı bir ortamda duygusal zekânın nasıl körelebileceğini, en katı disiplinin bile sevginin şefkatli dokunuşuyla yumuşatılmadığında nasıl bir "entelektüel hapishaneye" dönüşebileceğini gözler önüne serer. Yönetmen, taraf tutmaktan kaçınarak; ne vahşi doğayı kutsallaştırır ne de modernizmin konforunu mutlaklaştırır. Aksine, her iki yaşam biçiminin de insanın en temel ihtiyacı olan "aidiyet" duygusu karşısında nasıl yetersiz kalabileceğini, karakterlerin yüzlerindeki o hüzünlü yabancılaşma üzerinden ustalıkla işler. Sonuç olarak film, sadece bir aile hikâyesi değil; insanın kendi zihnine inşa ettiği o yüksek kulelerin, gerçek hayatın sert rüzgarları
CHP için muhalefet olmak sadece bir tercih değil, bir savunma mekanizmasıdır. İktidara geldiği an, devletin tüm denetim mekanizmaları (Sayıştay, Maliye, İstihbarat vb.) partinin ticari/mali geçmişine ve bugünkü kaynaklarına odaklanır. "İktidar olma arzusu" ile gelen her hamle, otomatik olarak bir "gözlem" davetiyesidir. "Servetin halkın gözüne girmesi" veya rakipler tarafından "ifşa edilmesi" riski, iktidarın getireceği yetkiden çok daha büyük bir tehdit oluşturur. Muhalefet kalmak, mevcut serveti ve klik yapısını "dokunulmaz" kılar. Siyasi partilerin bir "ekonomi-politiği" vardır. Eğer bir yapıda; üyeleri, yöneticileri ve kadroları besleyen (maddi veya statü olarak) dışa kapalı bir kaynak havuzu varsa, ve bu havuzun devamlılığı, yapının iktidara gelip "dağıtılmamasına" bağlıysa; bu yapı, iktidarı "varoluşsal bir tehdit" olarak algılar. İktidar koltuğuna oturmak, bu kapalı devre sistemin bozulması, dışarıdan (yani halktan veya devletin bürokratik aygıtlarından) gelecek müdahalelere açık hale gelmek demektir. Klikler için en "kârlı" pozisyon; sistemi içeriden yönetebilecekleri, ancak sistemi tamamen şeffaflaştıracak bir "iktidar" sorumluluğunun getirdiği denetimden uzak kalacakları "muhalefet" pozisyonudur. Rakiplerin, iktidar arzusuna karşı bu "servet ve klik" kozunu kullanması, partinin iktidar söylemlerini etkisiz kılan bir "Caydırıcı Tehdit" mekanizmasıdır. İktidara talip oldukları an, karşı taraf "Bakalım bu servet nereden geliyor?", "Bu klikler kimleri besliyor?" sorularını yüksek sesle sormaya başlar. Bu tehdit, partiyi kendi iç dengelerini bozmamaya ve "gereksiz risk almamaya" zorlar. CHP'nin neden "kazanmaya yakın gibi görünüp son düzlükte kilitlendiği" sorusuna, ideolojik değil "müesses nizamın korunması" üzerinden çok net bir cevap verdik: İktidar olmak,
Siyaset
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Kitaplığımda okunmayı beklerken tekrar ağaca dönen kitaplar
Artık eskisi kadar kitap almadığım için (kendimi eğitme çabaları) kitaplığımda okunmayı bekleyen kitapları bir iletide toplamak istedim. İşte karşınızdaaa asla sıfırlanmayan o malum liste: ---TÜRK EDEBİYATI--- --Tarihi-- >Nutuk-M. K. Atatürk >Milli Mücadele Tarihi-Halil İnalcık >Eski Türk Tarihi-Ahmet Taşağıl >Kök Tengri'nin Çocukları-Ahmet Taşağıl >Osmanlı Padişahları-Erhan Afyoncu >Ateşten Gömlek-Halide Edip Adıvar >Küçük Ağa-Tarık Buğra >Ankara-Yakup Kadri Karaosmanoğlu >Deli Kurt- H. Nihal Atsız --Klasik/Roman-- >Semaver-Sait Faik Abasıyanık >Aylak Adam-Yusuf Atılgan >Surname-İskender Pala >Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk-İskender Pala >Puslu Kıtalar Atlası-İhsan Oktay Anar >72.Koğuş-Orhan Kemal >Dede Korkut Hikayeleri --Şiir-- >Uzak-Oruç Aruoba >Yağmur-Nurullah Genç ---YABANCI---
herkesin içinde derin bir yara , kimi ifşa eder dilden olur , kimide yüreğine atar , nar olur yanar . . . kalktım yürüdüm , elimdeki çaresiz soruyla . . . insan neden hep , sona bırakır kendini
Hata yap ne kadar istersen..
Ama karşındakiye Zarar vermeden yap..! İfşa olmadan, tehdit olmadan.. Seninle yürüyen insanla anlaşarak hata yapabilirsin.. Tüm kötü hatalar güzel olur zaten İnsanlara Canlılara zarar vermediyseniz eğer.. Sınırsız Yazar
Hayata Dair
Bir şiiri yazdıran saikleri ve şairin söz konusu şiirine dair kendi sözlerini ifşa ederek şiirin üzerindeki örtüyü mü kaldırıyorum? Bence dokunmuş olmuyorum örtüye. Ben dokunmasam da küfrün melankolisi başını uzatıyor. Saçını okşamalı ve bir öpücük kondurmalıyım. İnanmanın umut etmek olduğunu biliyorum, küfrün melankolisinin tezkiyeye muhtaç olduğunu seziyorum. Âlemde herkes haklı değilse de mazur. Özürlü. * " Gür sesiyle biraz olsun ilgi uyandıran bir şiir olmuştu ama okuyup sevenlerin bile doğru anladığından şüpheliyim. Şiir, .....'nun ...... şiirinin ilhamıyla başlıyor, 'peccavimus' da ondan alıntı: Günahkarız. Akabinde Nietszche konuşuyor sanki. Evvela yine Hermetik düstura gönderme var: Yukarıda nasılsa, yerde öyle. Genç adamın sevdiği kadın ölebildiyse, insanlar sınırsız arzuları ve şeytanlıklarıyla böyle bir masumiyet ve güzelliğe kıyabildilerse, yukarıda tanrı da ölebilir. Yani tanrı insanın yalnız aynasıdır, onun rütbece üstü değil. O zaman 'tanrı ölüdür', daha önemlisi, 'onu biz öldürdük.' İlk bakışta anlaşılanın aksine, bu anti-teist bir şiir değil. Onun ötesi. Arayış olmasaydı, tanrı var olmaya devam edebilirdi. Fakat sınırlı zihinlerle onu aramaya kalkanlar asla bulamayacaklar ve benim gibi 'yoktur' diyecekler. Genç adamın tanrıyı öldürmesi bundan; genç adam yetenekli, genç adam öfkeli, genç adam idealist... Fakat asla idrak edemeyeceği, tabiatının çok ötesindeki bir âlemin kendi âlemine düşen gölgesiyle kavga ediyor yalnızca. İki boyutlu bir âlemde üç boyutlu bir varlığın ancak kesitini görebilecek olmamız gibi. Sonunda başarıyor, iki boyutlu âlemindeki kesiti öldürüyor. **Fakat aslında tanrıyı ikiye bölmüş demektir, idrak edebileceği sınırın ötesine geçemiyor zira. Bu yüzden kendi 'şov'una başlıyor, kendisini tamam hissedebilmek