Merhabalar; bugün incelemesini yapacağım eser, çocukluğumda Muhteşem Yüzyıl dizisini izlerken, Osmanlı İmparatorluğu'nun en güçlü sadrazamı Pargalı İbrahim Paşa'nın elinde gördüğüm andan beri içimde büyüyen büyük bir merakın ürünüdür. Dizide koca bir imparatorluğun kaderini tayin eden İbrahim Paşa, bu gizemli kitabı masanın üzerine koyup dostuna dönerek, "Arkalı İbrahim, bir kitaptan korktuğumu ilk defa gördüm..." diyor ve ardından sayfaları çevirip dönemin siyasetini sarsan şu can alıcı satırları okuyordu: "Osmanlı monarşisi bir sultan tarafından yönetilir, diğerleri onun kullarıdır; ülkesindeki yöneticileri istediği gibi tayin eder ve istediği gibi değiştirir. Fransa'da ise birçok eski senyör ve onların imtiyazları vardır, kral onların imtiyazlarına dokunamaz. Bu yüzden padişahın krallığını işgal etmek zor, Fransa'yı işgal etmek ise kolaydır. Osmanlı'ya saldırılırsa bütün ülke karşılarında bir birlik olarak görülür ama padişahın soyu ortadan kaldırılırsa da başkaldıracak bir şey kalmaz, geriye kalanların halk üstünde bir hükmü ve fikri yoktur. "İbrahim Paşa'yı ve tüm dünyayı dehşete düşüren bu satırlar, Niccolò
Machiavelli'nin tam 500 yıl önce parçalanmış İtalya'yı birleştirmek amacıyla kaleme aldığı, dini, ahlakı ve devlet yapılarını politik birer güç aracı olarak ifşa eden ölümsüz eseri Prens'in ta kendisidir. Hükmü korumak adına bir liderin ağları tanımak için bir tilki, kurtları korkutmak içinse bir aslan olması gerektiğini söyleyen bu çıplak iktidar dili, Katolik Kilisesi tarafından yüzyıllarca yasaklanmıştır. Ancak felsefe tarihinin en büyük dehalarından Jean-Rousseau, Toplum Sözleşmesi adlı yapıtında bu esere ezber bozan bir pencere açarak, "Machiavelli krallara ders verir gibi yaparak uluslara büyük öğütler vermiştir. Onun Prens adlı yapıtı,
Keyifli okumalar dilerim:)
Enfokrasi puanım 8/10
instagram.com/p/DZkvAqsiLxV/?...Byung-Chul Han bu kitabında modern demokrasinin sessiz ama köklü bir dönüşüm geçirdiğini ileri sürer: artık iktidar kaba baskıyla değil, enformasyonun akışıyla çalışmaktadır. Bu yeni rejimin adı onun ifadesiyle *“enfokrasi”*dir.
Enfokrasi nedir?
Han’a göre enfokrasi, bilgilerin, verilerin ve algoritmaların siyaseti şekillendirdiği bir düzendir. Bu düzende gerçeklik, ortak bir hakikat etrafında değil; sürekli akan, parçalanmış ve hızlı tüketilen enformasyon parçaları üzerinden üretilir.
Bu durum demokrasinin temel zemini olan “ortak tartışma alanını” zayıflatır. Çünkü düşünmek yavaş bir süreçtir; fakat dijital alan hız ister.
Demokrasinin krizi: hız ve dikkat ekonomisi
Han’ın en güçlü eleştirilerinden biri şudur:
Demokrasi, yavaşlık ve müzakere gerektirir.
Oysa dijital çağda:
* dikkat dağınıktır
* bilgi aşırı boldur
* duygular hızlı tetiklenir
* düşünce yerine tepki geçer
Bu nedenle siyaset, fikirlerin çatıştığı bir alan olmaktan çıkar; en çok dikkat çeken içeriklerin kazandığı bir gösteriye dönüşür.
Şeffaflık = özgürlük mü?
Han burada kritik bir tersine çevirme yapar:
EnfokrasiByung-Chul Han · Ketebe Yayınevi · 2022415 okunma
YALAN SÖYLEDİĞİNİ BİLİYORUM ~ DAPHNE BENEDIS- GRAB
İçerik;
Gizem & Macera
Serinin 4. kitabı
Dört ortaokul öğrencisi
Çalınan bir çanta
Şantaj, sırlar, korkular
Özgüven eksikliği
Dostluk, cesaret, dayanışma
12+ yaş için
205 sayfa
Selam millet… Serinin bu üçüncü kitabını da büyük bir merakla okudum. Her kitapta aynı okula giden farklı dört öğrencinin başından geçen olayları okuyoruz. Ama en önemli konu serinin okul hayatında sorun yaşayan çocukların farklı sorunlarına değinmesi ve çözüm yollarını onlara metin aralarına sıkıştırarak vermesi. Bu sefer akran zorbalığını ve şantajı okuyoruz.
Altıncı sınıf öğrencileri Maddie, Nora, Jack ve Henry bir sabah aniden müdürün odasında kendilerini bulurlar. Okul Aile Birliği başkanının kızı Sasha Saturay’in kilitli dolabı açılmış ve içinde bulunan tasarım çantası çalınmıştır. Kameralarda ise o saatler okula giriş yapan bu dört öğrenci görünüyordur. Üstelik Sasha derhal çantasını geri istediğini söyler yoksa hepsinin sırlarını okula ifşa etmekle tehdit eder. Fakat çocuklar masum olduklarını söylerler. Kendilerini açığa çıkarmak için bir kaç saatleri vardır. Normalde arkadaş olmayan bu dörtlü bu sorundan kurtulmak için başbaşa verecek ve çözüm yolunu bulacaklardır. Fakat nasıl? Kendilerine davranıldığı gibi davranarak mı, yoksa doğru davranış şekilini uygulayarak mı? Kötülüğü kötülükle karşılık vermek hem de o kadar kolay ve tatmin ediciyken…
Oldukça merak uyandırıcı, çocukların empati kurarak okuyacakları, karakterlerle özdeşleşecekleri, eksik gördükleri yönlerinin aslında onların eskiği değil özelliği olduğunu kavrayacakları harika bir kitap bu. Hatta tüm seri için bunu söyleyebilirim. Serinin dördüncü ve son kitabı da yayınlandı. Tereddütsüz alıp çocuklarınıza okutabilirsiniz. Tavsiyemdir efendim
Okuma listemin
Kitabımız merkezine Şehnaz ' ı alarak üç kuşak boyunca kadınların, aktarılan travmalarını ,aile sırlarını ve takıntılı bir aşkın anatomisini biz güzel okuyucularına sunar.
Şehnaz yani anlatıcımız ekonomi profesörü bir kadındır ve unutma yetisini kaybetmiş, hafızasının derin dehlizlerinde kaybolmuş herşeyi hatırlayarak ödül mü ceza mı ikileminde yaşamaktadır.Annesi ve anneannesi ile kuşaktan kuşağa devredilemez bir kaderin ortasında birbirlerine ayna tutarlar.
Şehnaz ayrıca yasak bir ilişkinin pençesindedir. Hocası olan ve evli de olan E.ile 30 yılı aşkın saplantılı bir ilişki yaşayan Şehnaz bu adamdan kopamaz da ,ama içinde olmaktan da memnun olmadığı ,onu tükettiğini bildiği bu ilişkiyi tutkuyla sürdürür,yıkıcı yanlarıyla mücadele eder.
Tüm bunların yanında bir gece annesinin uykusunda yürümesi ve Şehnaz’ın o güne dek hiç bilmediği aile sırlarını ifşa etmesiyle beraber hikaye önce düğümleniyor, annenin uyurgezerliği sürdükçe de o düğüm yavaş yavaş çözümlenir.Unutamayan bir bellek ,hayata renk verdiğini düşündüğü ama hayatını maffeden bir aşk ve arka fonda Osmanlı 'dan Cumhuriyet 'e kadar yaşanmışlıkları ,siyasi diplomasisi ile bir Türkiye .
Unutmak bir kaçış mıdır, yoksa hatırlamak zihne verilmiş en büyük ceza mı? Kitap boyunca hep bu soru kafamızı kurcalar.
Aile ile sırları ,psikolojik tahliller ,derin yüzleşmelerle dolu güzel bir kitap bırakıyorum buraya .Herkese iyi okumalar.
Fatih Cem Gülbent’in Akıl Odaları, gerilim türünün alışılagelmiş "katili bulma" döngüsünden sıyrılarak, okuru çok daha tekinsiz bir labirente davet ediyor: Bireyin kendi zihni. Kitap, dışsal bir tehditten ziyade, insanın kendi duvarları arasına nasıl hapsolduğuna dair edebi bir manifesto niteliğinde. Zihin, kendi sınırlarını bilmediği sürece attığı her adımın bir yankıdan ibaret olduğunu anlıyor. “Kendi kimliğini sağlamlaştırmadıkça ilerleyeceğin yolları aydınlatamazsın” tespiti, romanın temel çatışmasını oluşturuyor. Gülbent, karakterlerini karanlık odalara hapsederken aslında onları kendileriyle yüzleşmeye zorluyor. İnsanın insanla buluştuğu o kadim köprü ise yine kitaplarda kuruluyor: “Çünkü insan kalmak, insan olmak ve insana ulaşmak kitapladır.” Bu, yazarın okura sunduğu en saf ve hakikatli çıkış kapısı.
Yazar, okumayı sadece entelektüel bir birikim değil, bir disiplin ve inşa süreci olarak tanımlıyor. Birikimli bir zihnin analitik gücünü vurgularken, istikrarın önemini de matematikle temellendiriyor. On yılda 550 kitap bitirmenin sadece niceliksel değil, niteliksel bir "dönüşüm" olduğu gerçeği, bir sinir bilimcinin vizyonuyla birleşiyor: “Hayattaki her şeyde takaslar vardır. Yani merakımızdan dolayı bir televizyon programı izliyorsak başka bir işe ayıracağımız zamandan kullanıyoruz demektir. Belki de daha önemli olan işlerimizi bir şekilde erteliyoruzdur.” Bu takas, aslında modern insanın kendisine sunduğu bir illüzyonun ifşasıdır. Çoğu zaman daha büyük bir "kendi" inşa etmek için harcamamız gereken vakti, anlık hazların veya dikkat dağıtıcı gürültülerin kurbanı ederiz. Gülbent burada bize şunu hatırlatır: Okumaya ayırdığınız her dakika, aslında dünyadaki yüzeysellikten vazgeçip derinliğe yatırım yaptığınız bir "varoluş takasıdır." Zamanı ertelediğimiz o
Ahmet Mithat Efendi, Tanzimat döneminin en üretken kalemlerinden biri olarak, Felsefe-i Zenan ile yalnızca bir hikâye anlatmakla kalmaz; o dönemin toplumsal yapısını, kadın-erkek ilişkilerini ve "mutluluk" kavramını derinden sorgulayan bir felsefi zemin inşa eder. Akile, Fazıla ve Zekiye gibi karakterler üzerinden kurgulanan bu eser, geleneksel aile yapısının ve kadınlara biçilen "fedakârlık" rolünün bir eleştirisi niteliğindedir.
Eserdeki "Fakat her şeyin cahili olmaktansa o şey hakkında bilgi sahibi olmak yeğ değil midir?" sorusu, aslında Ahmet Mithat Efendi'nin okuruna ve toplumuna verdiği ana mesajdır. Yazar, cehaletin koruyucu bir kalkan değil, aksine bir hapishane olduğunu vurgular. Özgürleşmenin ilk adımı, insanın içinde bulunduğu durumu tüm çıplaklığıyla analiz edebilmesidir.
Toplumsal dayatmaların ötesine geçebilmek, karakterlerin kendi özgür iradelerini keşfetmeleriyle mümkündür. Yazar, aşkı idealize edilen bir masal olmaktan çıkarıp rasyonel bir zemine oturtur:
"Hiçbir aşk yoktur ki masallarda denildiği gibi görür görmez kalbinin derinliklerinden ve can-ı gönülden kopuşup da gelmiş olsun."
Bu cümle, duyguların da bir akıl süzgecinden geçirilmesi gerektiğini savunur. Akile, Fazıla ve Zekiye’nin yaşadıkları, birer duygu tutsaklığından ziyade, kendi zihinlerini özgürlük aşkıyla doldurma çabasıdır. Nitekim karakterin ifadesiyle: "Ben zihnimi, esaretin her yönünü uzun uzadıya ölçüp tarttıktan sonra özgürlük aşkıyla doldurdum." Bu ifade, esaretin sadece fiziksel değil, zihinsel bir tercih veya bir kabulleniş olduğunu gösterir. Kitabın belki de en vurucu eleştirisi, insanın sahte mutluluklar peşinde koşarak kendi özgürlüğünü nasıl sınırladığı üzerinedir:
"İnsan kısmı hürriyet hürriyet der de hürriyetin ne olduğunu dahi bilmez. Mutluluk mutluluk