Belki bir yaşantıyı sonuna kadar sürekli izlemenin, bitirmenin, bir çeşit ölmek olduğunu hissediyor. Yarım yaşantılar sürdürerek, bütün ölümlerden kaçıyor.
Zülfü Livaneli’nin Son Ada romanını okurken ilk fark ettiğim şey, yazarın son derece sakin görünen bir hikâyenin içine oldukça sert bir toplumsal eleştiriyi ustalıkla yerleştirmeyi başarmış olmasıı oldu. Roman yüzeyde küçük bir adada yaşayan insanların hikâyesini anlatıyor gibi görünse de, aslında insanın iktidarla kurduğu ilişkiyi ve toplumların nasıl değişebildiğini gösteren güçlü bir alegori.
Romanın başındaki ada tam bir huzur mekânı. İnsanların birbirine saygı duyduğu, doğanın kendi dengesi içinde varlığını sürdürdüğü, kimsenin kimseye hükmetme ihtiyacı hissetmediği bir yer. Herkes kendi hayatını yaşar; küçük anlaşmazlıklar olsa da bunlar hayatın doğal parçası gibi görülür.
Fakat emekli bir başkanın adaya yerleşmesiyle birlikte bu düzen yavaş yavaş değişmeye başlar. Bu değişim bir anda olmaz. Livaneli burada çok ince bir psikolojik süreç anlatır: Önce söylem değişir, sonra korku yayılır, ardından insanlar kendi davranışlarını değiştirmeye başlar. Bir süre sonra ada halkının bir kısmı, daha önce hiç kabul etmeyecekleri şeyleri savunur hâle gelir.
Romanın en sarsıcı taraflarından biri de tam olarak bu. Baskı çoğu zaman zorla değil, insanların alışmasıyla, kabullenmesiyle ve hatta bazen desteklemesiyle yerleşir. Livaneli küçük bir ada üzerinden aslında çok daha büyük bir soruyu tartışır: İnsanlar gerçekten özgürlüğü mü ister, yoksa düzen ve güvenlik uğruna özgürlüklerinden vazgeçmeye her zaman hazır mıdır?
Romanda doğa da çok güçlü bir sembol olarak kullanılıyor. Özellikle martılar yalnızca bir hayvan topluluğu değil; adanın özgürlüğünü ve doğal dengesini temsil ederler. Martılara karşı başlatılan mücadele, doğaya karşı verilen bir savaş gibi görünse de aslında farklı olana, kontrol edilemeyene ve özgürlüğe karşı açılmış bir savaşın simgesidir.
Romanın