Bir kelimeyle Avrupa'nın millet meclisinden beklediği görevi islâm dünyası ulema ve vükelâ'ya yüklemiştir. Teftiş ve murakabe islâmda Avrupa'dan çok daha mühimdir; çünki yalnız dünyevî bir yükümlülük değil, dînî bir vecîbedir de. Süleyman Kanunnamesine riayet edildiği müddetçe Devlet-i Aliyye yükselmekte devam etmiş; bu kanundan inhiraf*, inkırazın* başlangıcı olmuştur. Paşa ülkenin idbarını* nizam-ı kadîmin bozuluşuna bağlar; islâmın şiarı olan adalete gölge düşmüş, can ve mal emniyeti bulamayan hıristiyan teb'a başka devletlerin himayesini arar olmuştur. Yabancılar için bulunmaz bir müdahale vesilesi.
Saltanatın temeli şeriat olduğuna göre, padişah doğru yoldan inhiraf ederse, onu ikaz etmek ulema ve vükelâya düşer. Padişah herhangi bir karar almadan önce istişare etmek zorundadır; kötülüğü önlemek her müslümanın vazifesidir. Bu işe en ehliyetli olanlar ise ulema ve vükelâdır. Çünkü ulema şeriat ahkâmını en iyi bilen zümredir; vükelâ ise umûr-ı siyasiyye ve zamanın icablarına vâkıf.. Padişah şeriat hükümlerine yan mı çizmiştir? Bu iki zümre hemen harekete geçecek, Padişah'ı ikaz edecektir. Hükümdar, hatasını kabul ederse ne alâ.. Yoksa ordu kumandanları haberdar edilir. Keyfî davranışların arkası kesilmezse Padişah hal edilir. Tahta aynı âileden bir başkası çıkarılır.
Süleyman'ın ikbal ve ihtişamı bu kanunun eseridir, Hayreddin'e göre.. Padişah, vükelâ ve havassını toplayarak bu kanun hükümlerine riayet edeceğini ve ettireceğini bildirmiştir. Sonra da yeminler.. Kanunu hazırlarken ülkesinin en büyük ulemasıyla istişare eden hükümdar bu kanunda aşağı yukarı şöyle der:
Devlet-i Aliyye'nin idaresi ulemanın ve vükelânın mesuliyeti altındadır.