"Kadın mı? Çok basit," der basit formül meraklıları, "bir dölyatağıdır, yumurtalıktır o", bir dişidir. Bu sözcük onu tanımlamaya yeter. Erkeğin ağzında "dişi" sıfatı bir hakaret gibi tınlar; oysa o kendi hayvanlığından utanç duymaz, tersine kendisi hakkında "Erkek!" dendiğinde bundan gurur duyar. "Dişi" terimi, kadını doğaya yerleştirdiğinden değil, cinsiyetine hapsettiği için aşağılayıcıdır. Bu cinsiyetin erkeğe, en masum hayvanlarda bile hor görülmeye layık bir düşman gibi gelmesi, açıktır ki kadının onda uyandırdığı telaşlı düşmanlık duygusundandır.
Yağmurlu havalarda onlar
sık sık toplanırlardı
"Allah taksiratlarını affetsin!"
Elliden yüze kadar
Oynarlardı,
Kazanırlardı,
Tebeşirle yazarlardı.
Ve böylece onlar,
Fena havalarda
Ciddi işlerle uğraşırlardı.
Sartre, eserde, bir tanrı tarafından bir amaç uğruna yaratılmadığımızı, bu yüzden hayatta kendi amacımızı yaratmak zorunda olduğumuzu açıklar. Kendi kurallarımızı ve değer sistemimizi belirleyebilir ve kendimizi bilfiil yaratabiliriz. Sartre varlığın özden önce geldiğini söyler: İlk önce var oluruz; sonra kendimizle karşılaşır ve "varoluşsal kaygıyı" deneyimleriz; ardından da kendi özümüzü yaratabiliriz. Bunu yapmak ve hayatı sonuna kadar yaşamak ya da sadece mevcut değerleri kabul etmek bizim seçimimizdir.
Bireylerin genellikle devletlerinin politikalarına katılmadıklarını söylemeye gerek yoktur; özellikle de hükümet zorba veya kan emici bir sömürgeci ise. Peki, ya birey devletin eylemlerini ahlaken yanlış görürse?(...) Thoreau, kişinin, desteğini çekmesi yoluyla barışçıl bir direnişte bulunmasını savundu; kendi adına, köle ticaretini ve Meksika'daki savaşı destekleyebilecek vergileri ödememiştir. Ahlaki inançlarımıza aykırı yasalara ve devlet politikalarına pasif bir biçimde izin vermek, fiiliyatta onları tasdik etmek demektir; bu yüzden bu yasalara karşı koymak bizim sadece hakkımız değil, aynı zamanda görevimizdir de.