Hayatımıza giren, tanıştığımız, tanış olduğumuz insanların bir mozaiğidir birey. Tabii bu fazlasıyla iddialı ve de net bir söylem ama yine de kimse inkar edemez ki yürüdüğümüz yol boyunca topladığımız çakıl taşlarıyla dolu ceplerimiz. Matematiği, fiziği, termodinamiği, ekonomiyi., farmakolojiyi... Bunları okullarda, sıralarda öğreniriz. Tahtaya vura vura, kalın kitaplara yaza yaza ezberleriz. Ancak öyle bir an gelir ki Paint It Black çalarken nasıl dans edileceğini, adını bile hatırlamadığımız bir adamdan öğreniveririz. Bırakmayı, bırakamamayı, vazgeçmeyi, devam etmeyi ve nicesini ufak buluşmalarla bir araya geldiklerimiz öğretmiştir bize. Bazen bu kişiler gider - hatta neredeyse hep gider - ancak geride şahsi ansiklopedinizin binbir maddesi yazılıverir.
Kitapta Ayşe'ye bir türlü ısınamadım diğer yandan Halis Bey'i de bir o kadar sevdim. Ben kimden neyi öğrendim, diye sordum kendime her sayfayı çevirişimde. Sanki her yeni tanışıklıkta dünyaya tekrar tekrar geliyoruz, ne kadar yaş alsak da bir türlü hayattaki acemiliğimizden kurtulamıyoruz. Belki de sincap gibi yaşıyoruz gerçekten de. Halis Bey'de ben o yaşam çıraklığını gördüm; hayata çırak, insanlara çırak, olmuş ve olması muhtemel her şeye çırak. Asıl soru, her denemeden sonra bize verilenleri çantamıza yerleştirip de sırtımıza vurduğumuzda tekrar yola çıkıp çıkmayacağımız.