• Birisi hapishaneye girdiği andan itibaren onu lekeli biri haline getiren bir mekanizma işlemeye başlıyordu; hapisten çıktığında yeniden suç işlemeye eğimli biri olmaktan başka çaresi kalmıyordu.
    Michel Foucault
    Sayfa 26 - Ayrıntı
  • Her zaman aynı olmak çok sıkıcıdır. İnsanlar zevklerini bu kimlik aracılığıyla buluyorlarsa kimliği dışlamamalıyız; ama bu kimliği evrensel bir etik kural olarak kabul etmemeliyiz.
    Michel Foucault
    Sayfa 20 - Ayrıntı
  • 1984
    İleri görüşlü Orwell’in geleceğe yönelik distopyası. Bizim ve bizden sonra gelecek yeni neslin de; yaşadığı ülkeyi, ülke liderlerini ve ülkenin halkını(kendisini) bulabileceği bir kitap. Benim düşünceme göre 1948 yılında yazılan kitabın 1984 adıyla çıkması da bir rastlantı değildir. Son iki rakamı değiştirerek geleceğe bir gönderme amacı vardır. Orwell, 1984 kitabını yayımladıktan 7 ay sonra ise hayatını kaybetmiştir.
    Kitap içerisinde diktatörlüğü ve iktidarın kendi çıkarları için neler yapabileceğini en güzel şekilde okuyucuya aktarıyor. Ülkenin diktatör lideri Büyük Birader halkını korkuyla, yasaklarla yönetir. Bu ülkede aşık olmak, sorgulamak, düşünmek vs. her şey yasaktır. Bu yasakları çiğneyenleri kontrol etmek için ise düşünce polisleri vardır. Düşünce polisleri suç işleyenleri idam veya işkence ile cezalandırır. Bütün bunlara baş kaldıran Winston Smith’ in ise hayatını okuruz.
    Unutmayın Büyük Birader’in gözü üzerinizde. Kitapla kalın.
  • Kendimizin ve davranışlarımıza dair belli başlı anlayışların tutsaklarıyız. Öznelliğimizi, kendi kendimizle ilişkimizi değiştirmemiz gerekiyor.
    Michel Foucault
    Sayfa 13 - Ayrıntı
  • Ütopya-bilimkurgu-fantazya türünde en sevdiğim yazar Ursula K. Le Guin’dir. “Yerdeniz Büyücüsü’ nü 1994’de, “Balıkçıl Gözü” nü ise 1995’de basılır basılmaz okudum. 1974 yılında yazdığı “Mülksüzler” (The Dispossessed; Çeviri Levent Mollamustafaoğlu) romanının Ocak 1999 1. Basımını 2000 yılında okuduğumu anımsıyorum. Mülksüzler, yazarın kendi deyimiyle “İkircikli Ütopya” tarzında bir bilimkurgu romandı. Romanın konusu “Anarres” ve “Urras” adlı bir ikili dünya sisteminde geçer. Anarres Odo’cu anarşistlerin, Urras ise kapitalist ve devletçilerin dünyasıdır. Okuduğumda damağımda bıraktığı tat hala belleğimdedir. Bu eser, 1975 Nebula ve Hugo ödüllerini de kazanmıştır. Bu üç değerli çeviri eser de Metis Yayınları’nın elinden çıkmaydı…

    Yine Metis Yayınları, Ursula K. Le Guin’in 1979’da yazdığı Malafrena’yı ilk defa 2013 Temmuzunda bastı. “Alternatif Tarih” ve fantazya-kurgu tarzındaki bu romanın konusu 19. Yüzyıl ortamında, yazarın diğer öykülerinden de tanıdığımız gibi yine hayali bir ülke olan Orsinya’da geçiyor. Mekân –diğer romanlarında olduğu gibi- hayali olmasına karşın, yaratılan ortam ve meseleleri ele alma biçimleri gerçeğe çok yakın. Orsinya, sansürün insanları sus pus ettiği, kısıtlamaların her türlü muhalefetin önünde baraj gibi dikildiği, iktidarın katı ve bükülmez bir hal aldığı bir ülkedir. Malafrena Vadisi’nde ailesiyle birlikte yaşayan kahramanımız İtale Sorde, işte tam da bu koşullarla mücadele etmek adına güvenli aile toprağını terk edip siyasi çalkantıların hüküm sürdüğü başkente gider. Bir yanda Aile ve Toprak vardır, öbür yandaysa Devlet ve Düzen; ve aradaki uçurumun üzerinde köprü olabilecek ne bir devrim ne bir temsil kurumu ne bir reform vardır. Aklında, devrimci idealleri doğrultusunda toplumun özgürleşmesine katkıda bulunmak olsa da, tüm iyi niyetine karşın bunun hiç de kolay olmadığını acı tecrübelerle öğrenir. Özgürlük, devrim, ideallerle gerçeklik arasındaki kaçınılmaz çatışma ve bu çatışmanın getirdiği hayal kırıklıkları, aşk-kimlik ve aidiyet arayışları gibi temaların öne çıktığı roman –tabirimi mazur görün-, Le Guin’in aslında gerçekçi edebiyatta değil de aksine sadece fantastik edebiyatta usta bir yazar olduğunu bizlere kanıtlayan bir eser gibidir.

    Romanı hızla okumak hiç mümkün değil. Çok katmanlı bir yapıya sahipmiş gibi görünse de aslında okuma anında ve sonrasında damağınızda keyifli bir tat yerine acımtırak bir his bırakıyor. Tekrar okumaya ise hiç kalkışmayın, tamamen zaman kaybı olacaktır! Kendi adıma, Le Guin’in şiirsel diline benim gibi aşina olanlar için Malafrena tam bir sükûtu hayal! Anlatılan konular gereksiz yere uzatılmış, tasvirler çok ama çok uzunlar (Balzac özentisi sanırım), konu-mekân-zaman üçgeninde sık sık kopukluklar görülüyor. Bendeki ilk baskısında bir miktar dizgi hataları da var, belki ikinci baskıda düzeltilmiştir. Çevirmen Cemal Yardımcı’ya gelince, akıcı bir Türkçeyle aslında kitabı rahat okumamız için elinden geleni yapmış, ama eserin içeriği kötü olunca çabası boşa düşmüş.

    Belki haddime değil ancak, Ursula bence bu kitabı roman değil de deneme türünde yazsa çok daha iyi olurdu. Neden derseniz, aslında kitabın hemen her yerinde “Özgürlük” ün birçok tanımı var ve “Özgürlük” kavramı derinlemesine inceleniyor gibi. Kitabın çevirisinde fark ettiğim şey geniş zamanlı fiiller, aynen deneme eserlerde olduğu gibi. Özgürlük bahsine birkaç örnek vermek gerekirse:

    Özgürlük bir ihtiyaç değil, bir tehditti; Avrupa’nın bütün yasa koyucuları on yıldır bunu söylüyordu. (Sf. 27)
    Halk birinin kendi adına konuşmasını istiyor mu? (Sf. 34)
    Özgürlük en iyi yapabileceğin şeyi, kendi görevini, yapman gerekeni yapmaktır, öyle değil mi? Sahip olunacak, saklanıp korunacak bir şey değildir özgürlük. Eylemdir. Hayatın ta kendisidir. Ama başkalarının köle olarak tutulduğu hapishanede nasıl yaşayabilirsin ki? Herkes özgürce kendisi için yaşayabilene kadar ben de kendim için yaşayamam! (Sf. 43)
    Özgürlüğün sahibi olarak onu başkalarına dağıtabileceğini mi sanıyorsun? Sahip olduğum şeyi başkalarına da verebilirim. (Sf. 54)
    Bir liberal, amacın araçları haklı çıkardığına inan adamdır. (Sf. 159)
    İnsanın kendi başına, kendisi için yaptığı dışında özgürlük yoktur… Birbirimizi özgürleştireceğiz İtale. (Sf. 163)
    Bir liberale göre amaç araçları haklı çıkarır. (Sf. 165)
    Hayat bir oda değil, yoldur. Terk ettiğini terk edersin ve biter. Geriye dönemezsin… Hayat bir oda değil bir yoldur, evet, kesinlikle öyle, hiçbir yere varmayan bir yol, öylesine, anlamsız anlamsız uzanıp giden bir yol. Geri dönüşü yok, durmaya izin yok, sonu yok, amacı yok; en iyisi bu yola yalnız çıkmak, birinin hak talep etmesine meydan vermemek. Bırak ölüler kendi ölülerini gömsünler! (Sf. 169)
    Yalnız başına; özgür olmak için yalnız olmak gerekirdi. (Sf. 170)
    Uzun süre söylenmeden kalan her yasaklanmış kelime, içinde sessizliğin gücünü biriktirir. (Sf. 178)
    Ben senin özgürlüğünüm ve sende özgürlüğümü görüyorum… (Sf. 195)
    Kendini… kendini dönüştürmek için yola çıkıyorsun. Dünyayı dönüştürmek için. Yapman, görmen, öğrenmen, olman gereken her şeyi yaşayıp tüketmek zorundasın. Evden ayrılıyorsun, şehre geliyorsun, yolculuklar yapıyorsun, hiçbir şeyi kaçırmıyor, her şeyi tadıyorsun, kendini dönüştürüyorsun, dünyayı kendinle, kendi amaçlarınla, hırslarınla, arzularınla dolduruyorsun. Sonunda hiç yer kalmıyor. Kıpırdayacak yer kalmıyor… (Sf. 203)

    Aklıma gerçek bir hikâye geldi. Avanak Avni’nin çizeri rahmetli Oğuz Aral anlatmıştı bir yerlerde: Oğuz abinin çok sevdiği, yaşıtı Ermeni bir arkadaşı varmış. 12 yaşında bir terziye çırak gitmiş. Ahdetmiş, sıkı çalışmış, mesleği layıkıyla öğrenmiş, yememiş biriktirmiş, Türkiye’de üretip İngiltere’ye kumaş satacak kadar babayiğit bir kumaş tüccarı olmuş. 65 yaşına geldiğinde imparatorluğunu evlatlarına bırakmak istemiş. Bırakmış da. Sonra da ailesi ve Oğuz abi gibi çok sevdiği birkaç arkadaşına artık emekliye ayrıldım ancak kumaş işinde gösterdiğim başarıyı şimdi de tekne yapımcılığında göstermek istiyorum, çocukken en büyük dileğim aslında marangoz olup gemiler inşa etmekti demiş. Üç ay sonra kendi elcağızlarıyla imal ettiği kayığını, bir kutlama töreni eşliğinde, ailesi ve arkadaşlarının gözleri önünde denize indirmişler. Kayık bir dakika içinde suyun dibini boylamış! Bırak seyredenleri, kendisi bile kahkahadan kırılmış. Yetenek Allah vergisidir demiş sonra da. Yaradan her kulunu kendini geçindirebilsin diye bir yetenekle yaratır, netice de başka işlerde başarılı olmayı zorlamaya da pek gerek yok demiş…

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur eksik olmasın.

    Süha Demirel, 4 Aralık 2016
  • Özünde bizim de suç ortağı olmadığımız hiçbir adaletsizlik yoktur dünyada.
  • Hadım edilmiş Afrikalı bir zenci kölenin ağzından anlatılıyor roman. Bazen korkak bir hizmetkâr, bazen kahraman, bazen de değersiz başı ezilesi bir böcek..

    Başta bir tarih kitabı gibi görünse de ne bir padişah ne de vezir isimlerinden bahsedilmiş.

    Topkapı Sarayı`nda geçiyor roman. Osmanlı İmparatorluğu'nun en karışık, en kelle koltukta gezmeli dönemlerinden birini anlatıyor gibi görünse de insan psikolojisinin karmaşık dünyası ele alınmış daha çok.
    İktidarın göz kamaştırıcı görkemi uğruna kardeş kardeşi..ana oğlunu..babanne torununu gözünü kırpmadan öldürebiliyor. Sokaktaki adam sırf at arabası kullandı diye kellesi uçuruluyor ve bu normal karşılanıyor.

    " 'Ya devlet başa, ya kuzgun leşe' deyimini yaratan biziz. İktidara yakın çevreler hep kelle koltukta yaşarlar ve çoğunun hikâyesi trajik bir idamla noktalanır; Osmanlı vezirlerinden Adnan Menderes'e kadar. Osmanlı tarihçilerini okuduğumuz zaman, padişaha yakın olmanın, devlet sorumluluğu üstlenmenin korkunç tehlikeli bir iş olduğunu anlıyoruz. Buna rağmen insanlar o tehlikeli makamlara gelebilmek için çırpınıp duruyorlar. Bu normal bir davranış değil ama siyasetin öyle bir büyüsü var ki insanın aklını başından alabiliyor.."demiş Livaneli .

    Okudum,beğendim,tavsiye ediyorum sevgili okurlar. Keyifli okumalar dilerim..