Kızıl Veba, ölümcül ve son derece bulaşıcı bir hastalığın bütün dünyaya aniden yayılmasıyla dünya nüfusunun neredeyse tamamının yok olduğu bir gerçeklikte geçiyor. Tamamen şans eseri hayatta kalan bir üniversite profesörü, anlattıklarını kavrayamadığını çok iyi bilmesine rağmen, vahşileşmiş ve ilkelleşmiş bir toplumun genç bireyleri olan torunlarına, öğretme ve bildiklerini aktarma arzusuyla yaşadıklarını ve veba öncesi hayatını anlattığı, kısa ve okuması keyifli bir kitaptı.
Kitabın en etkileyici kısmı sanırım kitabın sonunda yer alan çevirmen notlarında belirtildiği gibi, Jack London’ın öngörüşüdür. Çünkü 1910 yılında kaleme alınan bu eseri yazarken yazarın ilham alabileceği bir pandemi durumu söz konusu değildi. 1900’lerin başında San Francisco’da yüz kişinin etkilendiği küçük bir veba salgını görülmüştü. Dünyada 20 milyon kişinin ölmesine sebep olan İspanyol Gribi ise 1918 yılında, yani bu kitap kaleme alındıktan 8 yıl sonra ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla yazarın elindeki tarih kitapları ve insan doğasına dair izlenimlerinden başka bir kaynağı yoktu. 2020 yılında yaşanan pandemiden anladık ki, Jack London’ın bir asırdan fazla süre önce çizdiği gerçeklik, aslında yaşanabilirliği oldukça yüksektir. Bunu da yazarın insan doğasından anlamasına yoruyorum.
Bu eser köşeye sıkıştırılan insan beyninin hayatta kalmak ve bazen de egosunu tatmin etmek için neler yapabileceğini tekrar gösteriyor. Şöför’ün davranışları hayatta kalmak için hiç gerekli değilken, bir felaketin ortasında bile sırf kendi egosunu tatmin edebilmek için yaptığı davranışlar, insanoğlunun çirkin yüzünü ortaya koyuyor.
Yaşlı adam elinden geldiğince torunları ile bir bağ kurmaya çalışsa da başaramıyor. Çünkü hayatta kalma içgüdüsü asıl endişe olmuşken geri kalan her şey önemsizleşiyor. Medeniyet, sadece