(...) 60’lı, 70’li yıllardan itibaren toplumumuza, 30’larda tepeden inme biçimde giremeyen Batı müziği formları girmeye başlar. Batı müziği, aslında “kanto” tipi hoppa nağmeleriyle Osmanlı döneminin sonlarında belli çevrelere girdiyse de, tutunamamış ve topluma yayılamamıştır. Fakat Batı’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde gelişen “pop” ve “rock” türü müzik, bütün dünyada olduğu gibi bizdeki yeni nesiller arasında da derhâl karşılık bulur ve Türk müziğinin yerini almağa başlar.
Evvelâ “hafif müzik” adı verilir bu tarza. Bu tarz beste yapmayı bilen pek kimse olmadığı için, başlangıçta, dışarıda revaç bulmuş bestelere Türkçe güfte yazmak sûretiyle iş götürülür. Fransız, İtalyan, Amerikan, bu arada Beyrut’tan yükselen aynı havada melodiler, büyük şehirlerde oluşmaya başlayan zengin ve -ekseriya dışarıda- okumuş sınıfın ruh hâlinin tercümanı olur. Bunların sözleri de, melodileri kadar yenidir: Türk tipi münasebetler yerine, “alafranga ilişkiler” üzerine yazılır bu sözler. Bütün bir müzik kültürümüz “sevmek-terketmek” diyalektiğine sığdırılır. Bütün ifade son derece basit basit ve hafiftir burada: Gel veya git… O kadar!
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Ocak 1997, Feyyaz Aksakal imzasıyla) Müzik Zevki ve Cihad Şuuru Hakkında