Kitabın başındaki soyağacına uzun uzun bakıp okumasam mı diye düşünmüştüm ilk elime aldığımda. Altı kuşak boyu bir süreci kapsayan bir roman Yüzyıllık Yalnızlık. Ailede öyle çok aynı isim var ki ilk sayfalarda sürekli dönüp bakmak gerekiyor soyağacına. Biraz emek istiyor bu bakımdan. Ama kurgusu, atmosferi ve karakter zenginliği öyle kuvvetle içine çekiyor ki bu emeği seve seve veriyorsunuz.
Sarı kelebeklerle birlikte gezen bir adam, gökyüzünden yağıveren çiçekler, yıllar boyu yağan yağmurlar, öldükten sonra geri gelen insanlar, geleceği bilen bir adam, aniden ölüp gökyüzüne havalanan dünya güzeli bir kadın, tanrının fotoğrafını çekmeye çalışan bir adam, bir canavar... sizi hiç şaşırtmadan romana dahil oluveriyor ya da romanı terk ediveriyor! Nobel ödüllü Kolombiyalı yazar Marquez, romanın geçtiği “Macondo” kentini yaratırken, doğup büyüdüğü Aracataca'dan esinlenmiş. Büyükannesinin hikaye anlatma üslubunu kullanarak, masalla gerçeğin iç içe geçtiği renkli ve efsunlu bir evren yaratmış yazar.
Kitapta Buendia ailesinin ilginç yazgısını okurken, bir yandan da, bir kasabanın doğuşunu, kasabaya gelen çingenelerin ve tüccarların kasabaya getirdiklerini, şirketlerin gelişiyle “Muz Cumhuriyeti”ne dönüşümü, grev ve savaşları, salgınları, yaşanan yozlaşmaları... görüyoruz. Simya ve kehanetler gizem katıyor, Latin Amerika’ya alıp götürüyor okuyucuyu.
Romandaki ensest ilişkiler pek çok okuyucuyu rahatsız etmiş, fakat onaylamasam da, o coğrafyanın, o zamanın ve hatta günümüz dünyasının galiz gerçeklerini yok saymamak gerektiğine inanıyorum ben.
Büyülü gerçekçilik akımının şahane bir örneği kitap. Gerçekleri anlatmak için gerçeküstü öğelere yer verilmesi benim çok leziz bulduğum bir yöntem. Sevmeyenler içinse bu roman kısmen anlamsız gelebilir. Büyük bir eser, ben severek okudum.