İşte bu rüya dikkate değerdi. Geçerli rüyaların arasına koymadan önce Mark-Alem onu bir kez daha okudu. Gerçekten uğraşmaya değer, ciddi bir rüyaydı. Mark-Alem, tabircilerin işlerinin zorlukları bir yana, özellikle bu tarz rüyaları yorumlamanın zevk verdiğini düşündü. Yorgun olmasına rağmen rüyayı yorumlama arzusuna kapıldı. Ay, devletin ve dinin sembolüyken, siyah kedinin de düşmanı temsil ettiği belliydi. Bunun gibi bir rüyanın Ana Rüya ilan edilmesi olası bir durumdu. Rüya sahibini inceledi. Ülkenin Avrupa'daki uzak bir şehrindendi. "Oradan gelen rüyalar bile daha güzel," diye düşündü. Üçüncü kez okudu, rüya daha güzel ve anlamlı geldi. Bu rüyayı ümitvar kılan şey kalabalığın olmasıydı; bu kalabalık Ay'ı kedinin dişlerinden kurtaracaktı. "Bu rüya bir gün büyük ihtimalle Ana Rüya seçilecek," dedi ve sıradan bir kadın gören birinin, onun bir prenses olmaya yazgılı olduğunu fark ettiği anki bakışı gibi, yazılı kâğıda hafifçe gülümseyerek baktı.
Yani bu Rüyalar Sarayı bir fantezi veya bir rüya değil, devletin temellerinden biridir. Burada imparatorluğun gerçek durumu polislerin, paşaların ya da memurların raporlarından, incelemelerinden daha doğru değerlendirilir.
I. Hayatın Kurgusu
Hüseyin Nihal Atsız’ın “Ruh Adam” romanı otobiyografik, yer yer de fantastik izler taşıyan psikolojik bir romandır. Romanın başkahramanı Selim Pusat ile Hüseyin Nihal Atsız’ın hayatı arasında önemli paralellikler bulunmaktadır. Atsız gibi romanın başkahramanı Selim Pusat’ın da babası ve dedesi asker kökenlidir. Selim Pusat, kendinden rütbeli bir albayla girdiği fikri münakaşadan ötürü ordudan atılmıştır. Atsız ise henüz askeri tıbbiye öğrencisi iken Arap kökenli bir subayın kendisinden istediği selamı vermediği için askeri okuldan uzaklaştırılmıştır. Bundan sonrasında da Atsız’ın yaşamı ile Selim Pusat arasında bağlantılar kurmak mümkündür. Örneğin Atsız, askeri tıbbiyeden atıldıktan sonra girdiği üniversite asistanlığından da fikirleri dolayısıyla uzaklaştırılır. Bir süre öğretmenlik yapar, orada da sakıncalı görülünce Süleymaniye Kütüphanesinde uzman olarak çalışmaya başlar. Her ne kadar romanda Selim Pusat öğretmen değilse de eşi Ayşe Pusat öğretmendir. Bu noktada yazarın kişiliğini Selim Pusat ve Ayşe Pusat karakterleri üzerinde ikiye bölerek anlattığını düşünmek olası görünmektedir. Selim Pusat, romanın ikinci yarısında, yani ordudan uzaklaştırılıp cezasını çektikten sonra Atsız’ın kütüphanede çalışmasına benzer olarak harp tarihi ile ilgili evrakları inceleyen bir birimde çalışmaya başlar. Ayrıca Selim Pusat’ın, eşinin öğrencisi Güntülü’ye âşık olması da Atsız’ın öğretmenlik yaptığı sırada okula yeni gelen bir öğretmene âşık olmasını çağrıştırmaktadır. Nitekim Atsız’ın bu olay üzerine yazdığı söylenen “Geri Gelen Mektup” şiiri romanda aynen yer almaktadır. Sadece yaşanan olaylar itibarıyla değil, mizaç ve kişilik özellikleri bakımından da Selim Pusat Atsız’dan derin izler taşımaktadır. Zaman zaman meyletse de Atsız gibi Selim Pusat da
Aşırı boyalı geçkin kadınlar, güzelleşiyorum sanarak kendilerini çok çirkin ve gülünç hale sokan kuş beyinli kızlar, insanlık meziyetlerinin hepsinden sıyrılmış delikanlılar Pusat'a tiksinti verirdi.