‘‘Toprak Ana’’ Cengiz Aytmatov’un okuduğum 2. kitabıydı ve yüreğime çok dokunan bir kitap oldu. O sebepledir ki kitaba dair birkaç cümle yazmak istedim.
Aytmatov, 2.Dünya Savaşı döneminde yaşamış, babasını küçük yaşta kaybetmiş ve savaş yıllarının zorluklarına yakından şahit olmuş bir yazar. Kitabı okurken bunun yansımalarını o kadar iyi görüyor ve hissediyorsunuz ki... Aytmatov, asıl savaşın cephe gerisinde olduğunu geride kalanların acılarını ve yaşadıkları yoklukları anlatarak bize gösteriyor. Savaşta bir taraf galip bir taraf mağlup oluyor belki ama her iki tarafta da geride kalanların yaşadıkları yıkım hayatları boyu baki kalıyor. İşte ‘‘Toprak Ana’’ size savaşın cephe gerisindeki etkilerini, savaşın üzerinden yıllar geçse de bıraktığı izleri bir ananın yüreğinden anlatıyor.
Bir Kırgız köyünde yaşayan, hayata ekip biçtikleri tarlaları ile tutunmuş, başlarını sokacakları bir ev ve yiyecekleri iki lokmayla mutlu olabilen insanlarla tanışıyorsunuz kitabın başında. Her satırı okurken bu mutluluğa imreniyor ve Tolgonay’ın şu sözleriyle ilk dersinizi alıyorsunuz:
‘‘Gerçek mutluluk, yavaş yavaş, azar azar gelir ve bu bizim hayata bakış açımızla, çevremizle, çevremizdekilere karşı davranışımızla doğrudan doğruya ilgili ve orantılıdır. Mutluluk, birbirini tamamlayan ufak tefek şeylerin birikmesinden doğuyor.’’
Bu mutluluğu ben en çok da Tolgonay, oğlunun nasırlı ellerinin ürünü olan mazot kokulu ekmeği, o güne kadar yediği en güzel ekmek olarak tanımlarken hissettim. Tabi bunları okurken bir yerlerde savaş çıkacağından ve bu savaşın nelere mal olacağından bihabersiniz. Tıpkı Tolgonay ve ailesi gibi…
Savaşın haberini aldıklarında henüz top tüfek sesleri duymuyorlar ama yüreklerinin çarpıntısı o top tüfek seslerini aratmayacak etki bırakıyor kulaklarında. Zaten kitabı
İnsanlar ve bilhassa da biz gençler hayatımızın belli dönemlerinde önümüzü görmemize yardımcı olacak, yolumuza ışık tutacak bir rehbere ihtiyaç duyarız. Zira vakit geçmeden ve geç kalmadan hayatta birtakım şeyleri başarabilmeyi ister ve geriye dönük pişmanlıklardan korkarız. Bunun için de bizim geçtiğimiz yollardan daha önce geçmiş ve birçok şeyi tecrübe edinmiş insanların ışığına ihtiyaç duyarız. Tüm bunları düşünerek bu kitabı edindim ve tüm dikkatimi vererek, ilgiyle okudum.
İlber Ortaylı bu kitabında edebiyattan eğitime, sanattan şehir yaşantısına pek çok konuda bilgi birikimlerini ve yaşadığı tecrübeleri samimi ve anlaşılır bir dille okuyucuya sunuyor. Ancak belirtmem gereken, çok önemli olduğunu düşündüğüm bir nokta var. Kitabın isminden kaynaklanan daha okumaya başlamadan kişide oluşan “Hayatımı ne kadar dolu geçirdim?” ve “Daha yapamadığım neler var?” soruları kitabı okurken asla peşinizi bırakmıyor ve bu bazen moral bozuklukları yaratabiliyor. Bu yüzden kitabı okuyacaklara tavsiyem bu çalışmayı İlber Ortaylı’nın ömrünü nasıl geçirdiğini anlattığı bir kitap olarak düşünmeniz ve kitabı okurken kendi hayatınızla kıyaslamak yerine onun tecrübelerinden ve önerilerinden istifade etmeyi amaç edinmeniz.
Unutmayalım; herkesin yaşadığı, büyüdüğü çevre, coğrafya, sahip olduğu ekonomik koşullar bambaşka. İnsanlar seçemediği şartlarda dünyaya geliyor ama pek tabii bir şeyleri değiştirmek de yine bizlerin elinde. Gayemiz; en başta iyi bir insan olmak ve ardından hayatımızın her dakikasını doldurmak, kendimizi geliştirmek, ülkemizi ileriye taşımak, çok okumak ve hangi işi yapıyorsak yapalım o işte en iyisi olabilmek olsun.
Gelecekte insanların hayatlarına ışık olabilecek bir geçmiş bırakabilmek dileğiyle...
Eveet dostlarım, ilk incelememle karşınızda olmaktan büyük heyecan ve mutluluk duymaktayım :)) Başta belirtmek isterim ki çoğunluğun aksine kitaba dair genelgeçer şeylerden bahsetmektense kitabın beni ne şekilde etkilediği ve naçizane kitaba dair bende oluşan düşünce ve izlenimleri sizinle paylaşmak istiyorum.
— — —
Öncelikle bazı kısımların fazla uzatıldığını ve okurken kopacak gibi olduğumu söylemeliyim. Bu çoğunlukla kitabın ilk yarısında söz konusuydu, sebebi belki de ilk yarının eylemden çok düşünce ve felsefe üzerine ağırlık vermesinden olabilir. Ancak kitabın özellikle son yarısı oldukça akıcı, gerilimli ve merak uyandırıcıydı, bir yerden sonra sonunu tahmin edebilsem dahi merakım sürdü. Kitabı okumaktan keyif almakla beraber kitap hakkında çok beğenerek görüş belirten diğer okurlar kadar yükselemediğimi de belirtmeliyim :/
— — —
Kitaba hakim olan Dorian Gray ile birlikte özellikle Lord Henry ve Basil Hallward karakterlerinden Lord Henry’ nin savunmaktan asla vazgeçmediği hedonist fikirleri, her konu hakkında söyleyecek bir şeylerinin oluşu ve benim asla kendisiyle aynı fikirde olmayışım sebebiyle bu beyefendinin dilinden yazılan satırları okumakta bir hayli zorlandığımı itiraf etmeliyim. Kitapta Dorian Gray’in günahlarının kirlettiği ruhu ve bunun yansıması olarak portresinin gün geçtikçe bakılamaz hale gelişinin sorumlusu, Dorian Gray’in düşündüğünün aksine Basil Hallward değil Lord Henry olarak karşımıza çıkıyor. Okurken başlangıçtaki saflığını ve kafamda istemsiz canlandırdığım herkesi hayran bıraktığı kusursuz yüzü ile güzel karakteri, kitabı okudukça bende yerini iğrendiğim bir Dorian Gray’e bıraktı.
— — —
Dorian Gray, sebebi olduğu onca kötü sonuçtan kendini sorumlu tutmayışıyla beni deliye döndürürken sonlara doğru iyi bir insan olmaya çabalayışı ve