Umut, en karanlık gecede bile yolunu kaybetmeyen bir yıldız gibidir. Sen doğru yolu ararken, en güzel tesadüfler o yıldızın ışığına tutunarak gelir ve kaybolmuş hissettiğin anda doğru yolu aydınlatır!
Aşk ve Gurur'un İnatçı Dansı
Merhaba,
Bu kitabı okurken, Elizabeth'in o inatçı ve zeki duruşuyla kendimi hemen özdeşleştirdim. Hayatın bana sunduğu insanlara karşı ben de en az onun kadar önyargılı olabiliyorum, çünkü birine güvenmek zaman alıyor. Darcy'yi ilk gördüğünde hissettiği o güçlü itme ve ondan duyduğu rahatsızlık, bence onun kendine has bir savunma mekanizmasıydı. Tıpkı benim gibi, o da kendi dünyasına kolay kolay kimseyi almıyor. Bu yüzden Darcy'nin ilk başta sergilediği o küstah ve gururlu tavır, Elizabeth'in gözünde onu hemen kötü biri olarak etiketlemesine neden oldu. Zaten o kadar da haksız sayılmazdı. Zavallı Darcy'nin o soğuk ve mesafeli duruşu, onun iç dünyasındaki karmaşayı anlamayı zorlaştırıyordu. Bu iki karakter arasındaki aşk o kadar güzeldi ki, bir dahaki konuşmalarında birbirlerine ne söyleyecekler diye heyecanla okudum kitabı. Sessizliklerinde bile bir anlam vardı. Bu durum, bana kendi yaşadığım ilişkilerdeki ilk izlenimlerin ne kadar yanıltıcı olabileceğini anımsattı. Bazen Darcy gibi, sessiz ve sakin görünen birinin kalbinde, ummadığınız kadar derin ve güçlü bir sevgi saklı olabiliyor. Belki de hayatın en güzel sürprizleri bunlardır. Ve ben de bir gün, kalbime dokunacak böyle bir sürprizi yaşamanın umudunu içimde taşıyorum.
Kitabın en güzel yanı, Elizabeth'in ve benim gibi birinin, Darcy gibi birine yavaş yavaş nasıl aşık olduğunu gözler önüne sermesiydi. Darcy'nin, Elizabeth'in ailesi ve kardeşleri için yaptığı o gizli iyilikleri öğrendiğinde, tüm önyargılarının bir bir yıkıldığını gördüm. İşte o an, kalbimde bir şeylerin değiştiğini hissettim. Darcy'nin kibirli maskesinin ardında, aslında ne kadar derin, ne kadar düşünceli ve ne kadar sevgi dolu bir adam olduğunu anlamaya başladım. Onun gururu, aslında hassas kalbini koruma şekliydi. Bu
Şeker Portakalı, okumaya başladığım ilk andan itibaren kalbimin en derinliklerine dokunan bir kitaptı. Sanki kendi çocukluğuma, o masum ama bir o kadar da karmaşık hislere geri dönmüştüm. Zezé'nin o minik omuzlarına yüklenen koca koca dertleri okurken, kendi içimdeki çaresizliğe ayna tutulmuş gibi hissettim. Bazen inatçı tavırlarına, bazen de yaramazlıklarına o kadar hak verdim ki, sanki kendi kendime "napayım yapım böyle" der gibi buldum kendimi. Özellikle o kırılgan kalbini korumaya çalışırken takındığı o maskenin ardındaki yalnızlığı ve sevgisizliği hissetmek, beni derinden sarstı. Ama tüm bu hüzne rağmen, Zezé'nin hayal gücü ve içindeki umut, her şeye rağmen beni ayakta tuttu. Onun şeker portakalı fidanı Minguinho'yla kurduğu o masum arkadaşlık, benim de bir zamanlar can yoldaşım olan kitaplarla kurduğum bağı anımsattı. O sayfalar, benim de yalnızlığıma birer teselli olmuştu. İşte bu yüzden, Şeker Portakalı benim için bir kitap olmaktan çıktı, sanki eski bir arkadaşımla dertleşmek gibiydi.
Kitabın en çok etkilendiğim yanı, Zezé'nin içindeki o dipsiz sevgi arayışı oldu. Hayatın ona sunduğu acılar karşısında bile, kalbindeki o sevgi pırıltısını hiç kaybetmemesi beni çok etkiledi. Özellikle Portuga ile kurduğu o sıcacık baba-oğul ilişkisi, içimdeki tüm gelecek kaygılarına bir cevap gibiydi. Hayatın beklenmedik anlarda karşımıza çıkardığı dostluklar, bize nasıl da umut olabiliyordu. Zezé'nin Portuga ile geçirdiği her anı okurken, kendi geleceğimin de böyle güzel ve anlamlı ilişkilerle dolu olmasını diledim. Bu kitap, bana sevginin ve bağlılığın en saf halini gösterdi. Bazen çok zor gelse de, hayatın içinde her zaman bir umut ışığı olduğunu, yeter ki o ışığı bulmaya istekli olalım.
Şeker Portakalı, sayfalarını çevirip sonuna geldiğimde beni buruk ama huzurlu bir
Küçük Prens'i okuduğumda adeta bir büyüye kapılmış gibi hissettim. Bu, sadece bir hikaye değil, kalbime dokunan, ruhumu besleyen bir deneyimdi. Kitabın sayfalarında gezinirken, çocukluğumun saflığıyla, yetişkinliğimin karmaşıklığı arasında bir köprü kurdum. Küçük Prens'in gülüne duyduğu sevgi, bana birini gerçekten sevmenin ne demek olduğunu hatırlattı. Gülü, tüm kusurlarına rağmen eşsiz kılanın, onun için gösterdiği çaba ve zaman olduğunu anladım. Bu, bana kendi hayatımdaki bağları, verdiğim değeri ve sorumluluklarımı sorgulattı.
Kitabın her satırı, sanki içimdeki bir boşluğu dolduruyordu. Özellikle Tilki'nin "İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. En önemli şeyi gözler göremez," sözü, bende derin izler bıraktı. Bu cümle, o an sanki tüm dünyayı yeniden görmemi sağladı. Maddesel dünyanın ötesinde, sevginin, dostluğun ve bağlılığın ne kadar değerli olduğunu bir kez daha fark ettim. Kitabın sonu ise beni hem hüzünlendirdi hem de içime bir umut tohumu ekti. Küçük Prens'in bedeni aramızdan ayrılmış olsa da, onun kahkahası yıldızlarda yaşamaya devam ediyordu. İşte bu yüzden, Küçük Prens benim için sadece bir kitap değil, hayata bakış açımı değiştiren bir rehber oldu. Yıllar geçse de, içimdeki Küçük Prensi hiç kaybetmeyeceğimi biliyorum. Bu kitaba olan sevgim sonsuz! <3