Dul kadın sessizce ağlıyordu, gözlerini pencereye dikmişti. Anlamadıkları şeylere de ağlarlar. Sesim dokunmuş olmalı: Sese ağlarlar. Yanağın üzerindeki gözyaşlarına baktı: Tenindeki engebeleri büyütmüş bu damlalar. Çocuk oturmuş orada, bir şeyler yapmaya çalışıyor; siz ağlıyorsunuz. Olmuş ve olacak bütün olaylara ağlarsınız zaten. Başını mektuptan kaldırdı: “Mektubun burasına gelince hep ağlıyorsun Hidayet’in temsiline,” dedi. Neye üzüldüğün belli değil. Halin vaktin yerinde olsaydı ağlamazdın. Radyoda mevlüt dinlerken de, askerlerin geçit resmini seyrederken de ağlamazdın, dertli olmasaydın.
SS adamları geçerlerken, bana meydan okuyan, öfkeli bakışlar attılar, mahkûm ise felçli gözlerle baktı bana, yardım dilenircesine bir hareket yaptı. İnsanlık kadar eski bir sahneydi bu önümdeki; iktidarın köleleri, kurbanları ve ebedi üçüncüsü; kendi güvenliğinden korktuğu için kurbanı savunmak adına parmağını oynatmayan, onu özgür kılmak için hiçbir girişimde bulunmayan, tam da bu sebeple aslında her zaman tehlikede olan seyirci.