Ömrüm boyunca etkileşimi, iletişimi, konuşmayı, anlatmayı, anlamayı, dostluğu, arkadaşlığı, sosyalliği savunup bu güne geldiğimdeyse omuzlarımdaki yorgunluğun tek şifasının aradığım, istediğim, özlediğim, beklediğim bütün her şeyden feragat edip sessiz adım bir tecerrüt olduğunu anlamış olmam kırkıncı yılımın mı aydınlanması?
Evet!
Kırk yaşım hayatıma tokat gibi perde perde, imbik imbik iniyor.
Kırk satır da kırk katır da benim sırtımda.
Başımı yaslayacağım, tatlı terennümlerle anacağım hatıralarım yok…
Kendi ellerimle silip yok etmek için uğraştığım geçmişim içimde bir hicran yarası değil. Ah ettiğim bir vuslatım da yok, yolunu gözlediğim kurtarıcım da…
Coğrafyamın sözüm ona manevîyatı rehber edinen bir lokma bir hırkacı münzevîlikleri, ya da metafiziğin yerine bir şey koyamadıkları için boyuna saçmaladıkları sahil kasabalı bohem yaşantıları huzur mu, tiksinti mi?
Bu topraklarda taklit edebileceğim, örnek alabileceğim, öykünebileceğim huzurlu bir yaşam örneği yok.
Kırk yaşım daha gelmeden beyni bulanıyor.
Kırk yaşım sayfa sayfa kusarak kendini haber veriyor.
Kırk yaşım bu beni de istemiyor, bu hayatı da.
“Her şeyin bir zamanı var” diyen şarkı “Benim dermanım yok.” mısrasıyla bitiyor.
Sara, Kasım/2024