Hala okumamış üç beş kişi varsa diye...
Nasıl başlasam, nereden başlasam bilemediğim, kelimelerin kifayetsiz kaldığı hicvin ustası George Orwell'ın müthiş eseridir Hayvan Çiftliği.
Kitabın yüzlerce hatta binlerce incelemesi yapılmış, çok farklı anlamlar çıkarılmış, birbirinden farklı metaforlar savunulmuştur. Kitabı çocukken, gençken ve yaş aldıktan sonra üç kere okumamız gerektiği de tavsiye edilmiştir. Çok usta kalemlerin incelemesini yaptığı kitaptan kısaca bahsetmem gerekirse.
İnsanların yönetimi altında olan bir hayvan çiftliğinde yaşayan hayvanların, artık birilerine boyun eğmek istemedikleri için isyan etmesini ve daha sonra yaşanan olayları konu alır. Yönetim hayvanların eline geçtikten sonra refah içinde geçen zaman diliminin ardından çarkların artık eskisi gibi dönmediği fark edilir. Başa geçenlere mutlak güce sahip olmanın bu gücün bir zaman sonra kaybedileceği korkusunu da beraberinde getirir. Bu korkuya sahip iktidar gücü kaybetmemek için yasa dışına çıkar. Yasa dışına çıktıkça yaptığı muamelenin kendi başına da gelmesinden ya da kendisinden hesap sorulmasından korkan iktidar gücünü kaybetmemek için daha da baskıcı olur ve bu sonsuz döngü aynı şekilde devam eder.
Kendini yönetenleri sorgulamayan, özgürlüklerini savunamayan, kendi gücünden bile habersiz yaşayanların yani kısaca aklını kullanmayanların özgürlüğünün hiçbir değeri yoktur. Gerçek değişimler ancak kişilerin bilinçlenmesi ve sorgulamasıyla gerçekleşebilir.
Okudukça ne kadarda günümüz olduğunu, yahu biz bunu şu anda da yaşıyoruz, diyorsunuz.
İncelememi şu alıntı ile bitirmek istiyorum: ''Özgürlüklerini savunamayanların ödedikleri bedel ağırdır.''
'' Acıyı küçümsersiniz ama parmağınızı kapıya sıkıştırdığınız vakit en yüksek perdeden inlersiniz!''
Romanımız ya da uzun hikayemiz; hayatı, toplumu, cehaleti, sıradanlığı, deliliği hatta kime ve neye göre deli olunduğunu sorgulatıyor.
Hayatın acımasız tarafıyla hiç tanışmamış insanların hayatın tüm şanssızlıklarıyla tanışmış, o hayat yükünün altına girmiş kişilere nasıl da gaddar olabileceklerini, onları anlamak istediklerinde ise bazı şeyler için çok geç olduğunu bizlere akıcı bir dille anlatmış Çehov.
Yaşadığımız bu dünyada da aslında bir ''Altıncı Koğuş'' var ve dışardakiler içerde olanları anlamak istemiyor, onların neden içerde olduklarını bile sorgulamıyor. Bir gün sorgulamaya ve başkaldırmaya başladıklarında 'deli' damgasını yediklerini görüyorlar.
Maalesef ki bireysel ya da toplumsal olarak bizim gibi olmayanı kabul etmemeye, taşlamaya meyilliyiz. Yazarımız o dönem Rusya'daki yönetimi, sınıf ayrılıklarını karakterler, kasaba, hastane motifleri ile gözler önüne sermiş. Düşünüp sürüye katılmayanların dönemin yöneticileri tarafından zararlı görüldüğünü ve toplumun bilinçlenmemesi için kişilerin nasıl uzaklaştırıldığını eserinde başarıyla işlemiş.
Oldukça kısa bir kitap olmasına karşı sindirilerek okunması gerektiğini düşünmekteyim. Şu alıntım ile incelememi bitiriyorum:
''Ancak siz de biliyorsunuz ki onlarca, hatta yüzlerce deli özgürce dışarıda dolaşıyor, çünkü cehaletiniz yüzünden onları sağlıklı olanlardan ayırt edemiyorsunuz.''
…zekâ dedikleri şey nedir ki, insanın gerçek değeri yüreğinde yatar. Ona, sevgi dolu bir yüreğin en büyük zenginlik olduğunu, gönülde zenginlik olmadıkça zekânın yoksulluk sayılacağını bir anlatabilsem.
Hem Adem hem de Havva tarafından gün gün olarak yazılmış bir kitap, Adem İle Havva'nın Güncesi. Kadın ve erkeğin farklarını, yaşadıkları olaylara tepkilerini, bakış açılarını ve birbirlerini keşfetmelerini sade bir dil ile bizlere aktarmış Mark Twain. Kitapta insanoğlunun başta ne kadar saf, mevcut insanlıkta bulunan dürtülerin ve hislerin onlarda bulunmayışından; ilk aştan ve ilk kayıptan mizahi olarak bahsedilir. İlk sayfalarda yüzünüzde oluşan bir tebessüm oluyor ve bu son sayfalara kadar devam ediyor. Çabucak tek nefeste okunabilecek bir kitap olan Adem İle Havva'nın Güncesi'ni herkese öneriyorum.
"Galiba sırların da bir ağırlığı var, insan o ağırlığı uzun süre taşıyamıyor."
Üç bin yıl önce yazılmış tabletler… Tabletlerin bulunması ile başlayan cinayetler… Hititli bir yazman olan, 'Ben zalimler çağında yaşayan bir alçağım.' diyen Patasana'nın itirafları…
Hikâye Fırat kıyısında kazı yapıp, üç bin yıl öncesine ait bazı tabletler bulan bir grup arkeoloğun başından geçiyor. Esra ve ekibinin sırrını çözmeye çalıştıkları yazıtlar, 28 tabletten oluşan ve Hitit döneminde yaşamış olan yazman Patasana'nın itirafları, pişmanlıkları, geleceğe uyarıları ve öğütlerini yazdığı yazıtlardır. Patasana'nın önemi ise dünyada gayriresmi ilk yazıtlar olmasıdır. Patasana'nın gizeminin çözülmeye çalışıldığı sırada kazı bölgesinde işlenen esrarengiz cinayetler ise dikkat çekmektedir. Bu cinayetleri işleyen katilin kim olduğunu, olayın nasıl çözüleceğini öğrenmek arzusu ile sayfalar hızlıca akarken Patasana'yı daha derinden tanıyıp anlattıklarının, aşkının günümüz insanlığı ile ne kadar da benzer olduğunu da görmüş oluyoruz.
Her ölümde farklı birinden şüphelenip son bölümde ise katili öğrendiğimde şaşırmadan duramadım doğrusu.. Patasana bana bilgi ile hikayeyi çok akıcı bir şekilde harmanlandığını gösterdi. Ben okurken çok keyif aldım. Fırat'ın kenarında kurulan Hitit Krallığının başyazmanı Patasana ve hikayesi beni derinden etkiledi...
Aşk, korku, gerilim, endişe, vahşet, ekip ruhu gibi konuları işleyen bu romanın okuyucuları etkileyeceğini umuyorum.
"Çünkü her hayatın kendine göre bir başlayışı, bir bitişi vardır."
Birinci dünya savaşında sağ kolunu kaybeden Ahmet Celal, büyük şehirde mutlu olamayacağını, köy hayatında mutluluğu bulacağını düşünerek arkadaşı Mehmet Ali’nin köyüne yerleşme kararı alır. Umduğunu bulamaz ve olaylar bu şekilde başlar.
Yazarımız; Kurtuluş savaşının arka yüzüne, Anadolu halkının hayatına realist bir şekilde ışık tutarak bize gösteriyor.
Yokluk içinde, eğitimsiz, içinde bulunduğu durumu sorgulamayan köy halkının mağduriyetini gözler önüne sererek savaşa karşı olan tutumlarını çarpıcı şekilde bizlere sunuyor.
Düşmanın köye dayanması ve halkın bu duruma kayıtsız kalmasının sonucunda köye yabancı olarak geldiğini köy halkına anlatamayan, sözünü geçiremeyen Ahmet Celal, mutsuzluktan kaçamıyor. Tüm çabalarına rağmen hiçbir şeyi değiştiremeyerek; “Ben de onlardan biri oldum.” diyip aydın ve halk arasındaki farkı çarpıcı şekilde dile getiriyor. Bu köyde önce topluma sonra da kendine yabancılaşmıştır. Bu yabancılaşma onun hayata tutunmasına da engel oluyor.
Romanda sık sık köy halkı ile aydın kesimin durumlara bakış açıları karşılaştırarak, aydın-köylü çatışmasını öne çıkarıyor. Tüm yaşananları gün gün köyde yazdığı defterden okuyoruz.
Kısacası Yaban, bir anadolu köyünün çöküşünü bizlere göstermiştir.
"Bize, gene yalnız yol göründü. Bu defteri Emine’ye teslim edip tek başıma, yarı aç, yarı çıplak ve böğrümden kanım sızarak bitmez tükenmez uzaklara doğru yürüyeceğim."
Okudukça akıcı ve sade bir dille yazılan milli mücadele eserlerinden olan “Yaban” kitabını okumadıysanız okuma listenize eklemenizi tavsiye ederim.