"Bizim Hoca yarın konuşacakmış," dedi; "bakalım ne diyecek, gidip dinleyeceğim... Hi hi hi!.."
Fakat gülüşü hiç de arsızca değildi. Olsa olsa alışkanlıktan ibaretti.
Ortalık kararmak, çarşıdan el ayak çekilmek üzereydi. Niko,
kendi deyişi ile: "Şöyle bir uğramıştı."
Donuk, belki de mütereddit bir hâli vardı.
Çolak Salih:
"Otur bi kahve yapayım," dedi.
Fakat razı edemedi:
"Yok... İstemem. İşim var."
Ama gitmiyor, sallanıyordu. "İşim var" lâfını da bastıra bastıra söylemişti. Salih üzerinde durmadı.
Niko kahvenin eşiğinde idi. Düşünceli bir hâli vardı. Orada
da savsaklanıyordu. Nihayet:
"Haydi..." dedi. "Gidiyorum. Bu gece beraber olamayacağız.
Yarın görüşürüz."
Gitti. Salih de biraz sonra kepenkleri çekti. Ocağın altında-
ki küçük dolabı açtı. Buraya "Tezgâh" derdi. Bir rakı şişesi vardı, meze olarak fıstık, biraz kavurma, peynir ve soğan vardı. İçmeye başladı.
Her zamanki gibi niyeti bir çay bardağının üçte ikisi idi, fakat
her zaman olduğu gibi, ölçüyü kat kat geçti. İçindeki yalnızlığı,
daha önemlisi o acayip korkuyu duyamaz hâle gelmesi, bunun için de sarhoş olması lazımdı.
Mırıldana mırıldana içiyordu. Büyücek kahvesinin, masaya diktiği mumun oynak ve canlı hâle getirdiği loşluğunda tam bir
mağara adamı gibiydi.
Ruhuyla da, bedeni ile de öyle.
Delik deşik yüzünde gölgeler oynaşıyor, ceketinin sağ kolu
masanın üzerinde bomboş ve kıvrım kıvrım duruyordu. Zayıf, fakat pençe salmaya hazır, daha doğrusu mahkûm bir hayvandı
sanki. Sanki daima saldırış bekliyor, daima saldırma zarureti ve mecburiyeti duyuyordu. Düşünemiyor, konuşarak anlamaya
çalışıyordu. Eskiden bu kadar değildi. O da pekâlâ ötekiler kadar düşünüp, fikir yürütebilirdi. Son zamanlarda, belki de dü-
şündüklerini söylemeye söylemeye böyle olmuştu.