Hani bizim kültürümüzde çok bilindik bir tabir vardır ya: "Fakir ama gururlu..." İşte bu kitabı okurken, tam olarak öyle bir karakterin hayatını izliyoruz aslında.
Cebinde tek bir kuruşu bile yokken sokakta bulduğu parayı başkasına verebilecek kadar asil, en değerli eşyalarını rehin bırakırken bile o dik duruşundan, karakterinden asla ödün vermeyen bir roman kahramanı var karşımızda.
"Kahramanımızın adı ne?" derseniz, söyleyemiyorum; çünkü kitap boyunca adı hiç geçmiyor. Sadece bir bölümde, o da mecbur kaldığı için uydurma bir isim kullanıyor, o kadar.
Karakterimizin öyle ilginç psikolojik gelgitleri var ki... Bazı zamanlar cebindeki üç beş kuruş parayı ya da midesine giren tek lokma yemeği hem cebine hem de bedenine resmen yük olarak görüyor. Para bulduğu veya karnını doyurduğu anlarda Tanrı'ya şükrederken, sadece birkaç saat sonra aynı Tanrı'ya isyan edebiliyor. Dini anlamda pek bir tutarlılığı yok anlayacağınız; hatta dine oldukça uzak olduğunu bile söyleyebiliriz. Zaten romanda daha önce gittiği yerlere defalarca uğrarken, bir rahibin yanına sadece tek bir kez gidiyor; onda da rahibi yerinde bulamayınca arkasını dönüp gidiyor ve bir daha asla oraya adımını atmıyor.
Sayfaları çevirirken aç bir insanın psikolojisini, o anlık duygu değişimlerini, gururla çökmüşlük arasındaki o ince çizgiyi sonuna kadar, iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Dört bölümden oluşan bu eserde, alışılagelmiş o klasik giriş, gelişme ve sonuç bölümleri yok bana göre. Biz sadece, 1890'lı yılların Norveç'inde, hayatın kendi akışı içinde açlıkla boğuşan bir insanın, normalde görmediğimiz, bilmediğimiz sokaklarda ve köhne mekanlarda hayatta kalma mücadelesini okuyoruz.