İnsan yaşamı sınırlıdır, varlığı akışkandır, eğilimi belirsizdir, tüm bedeni çürümeye yatkındır, ruhu girdap gibidir, kaderi anlaşılmaz ve ünü muallaktır.
Kısacası tüm beden bir nehir gibidir, ruh ise rüya ya da hülya gibidir: Hayat şavaşa ve bir yolcunun geçici konaklamasına benzer, ölümden sonra ün de unutulur. Bu yüzden bizi ne koruyup gözetecek?
Bizi koruyup gözetecek yegâne şey felsefedir.
Herhangi biri ne geçmişi ne de geleceği yitirmemiştir. Birinin sahip olmadığı şeyi, herhangi birisi nasıl söküp alabilir ondan?
Bu yüzden şu iki seyin unutulmaması gerekir:
İlki, ezelden beri her şey aynıdır, hep aynı döngülerdir tekrarlanan ve hiçbiri farklı değildir; herhangi biri, yüz ya da iki yüzyılda, ya da sonsuzlukta hep aynı şeyleri görür.
İkincisi, bir kişi çok uzun yaşasa da çok kısa yaşasa da aynı şeyi yitirir.
Bu da şimdiki zamandır ve insan sadece bundan mahrum olabilir; nihayetinde insan yalnızca buna sahiptir ve hiç kimse sahip olmadığı şeyi yitiremez.
"Zaman geçirmek istemiyorum," diye yazar. "Zamanın tadını çıkarıyorum, ona tutunuyorum.....Zamanı hem hoş hem de değerli buluyorum; hatta son demlerinde bile, tıpkı şu anki halimde olduğu gibi... Zaman bize yük oluyorsa veya onu değerlendiremeden ellerimizden kayıp gidiyorsa, bunun tek suçlusu biziz." Başka bir deyişle, zaman, varoluşumuzun en büyük armağanıdır.
Biri "Bugün hiçbir şey yapmadım" diye yakındığında Montaigne şöyle karşı çıkar: "Nasıl yani? Yaşamadınız mı? Bu (yaşamak), yalnızca en temel değil, aynı zamanda en şanlı uğraşınızdır."