Yaşlar içindeki gözlerimi göğe kaldırmış, o lağımlara bata çıka yürüyordum ki birdenbire, o ana dek hiç görmediğim, hiç fark etmediğim şeyi fark ettim: apartmanların, kamu binalarının ön cepheleri, alınlıkları bütün isteklerime, Goethe ve Hegel’in bütün hayallerine bir ayna tutuyordu, Yunanistan’ın güzelliğini, hem model hem hedef olan Hellenizmi yansıtıyorlardı; sütunlarıyla, triglifleriyle, kornişleriyle Dor üslubunu görüyordum onlarda, İon üslubundaki frizleri ve volütleri, Korint üslubundaki akantları, tapınak kalıntılarını, karyatidleri, evlerin çatılarına uzanan parmaklıkları; onların gölgesinde yürüdüm. Bu Yunan’ı kenar mahallelerde, kapıları, pencereleri çıplak erkek ve kadın figürleri ve egzotik bitkilerle süslü sıradan evlerde de görüyordum. Yürürken, bir gün fakülte mezunu bir şoförün bana söylediklerini hatırladım, Doğu Avrupa’nın Prag kapılarında başlamadığını, Galiçya’da bir yerlerde, Ampir üslubundaki son tren istasyonunun olduğu yerde, Yunan kapı pencerelerinin bittiği yerde başladığını söylemişti; Prag’a gelince, Yunan ruhuyla bunca dolup taşması, sadece binaların dış cephelerinde değil halkının zihninde de bunun böyle olması, klasik liselerin ve edebiyat fakültelerinin milyonlarca Çek beynini Yunan ve Roma’yla şişirmesinden kaynaklanıyor. Kentin kanalizasyonlarında iki cardon klanı görünüşe bakılırsa saçma bir savaşa tutulmuşken, cennetten kovulmuş melekler de mahzenlerde çalışıyor, hiç girmedikleri bir çarpışmada yenik düşmüş bu kültürlü insanlar, her şeye rağmen, dünyanın betimlenişini daha da yetkinleştiriyorlar.