Sayfalarını çevirdikçe, 19. yüzyılın o dingin ve naif atmosferi gözümde canlandı. Kızların resim yapması, dikiş dikmesi, piyano çalıp şarkılar söylemesi, tiyatro oyunları yazıp sahnelemeleri, balolara gitmeleri ve şiir dolu mektuplar yazmaları… Hepsi bir tablo gibi, geçmiş zamanın zerafetini bugüne taşıyan anlar gibiydi.
Her bir karakter kendi içinde ayrı bir renkken, benim gönlümde yer eden kişi Laurie oldu. Tam anlamıyla bir beyefendi… Müzikle iç içe oluşu, edebiyat sevgisi, öğrenmeye duyduğu heves, onu zamanın ruhuna göre oldukça değerli bir figür kılıyor. Hele ki o dönemde birinin üniversiteye gitmesi sadece bir eğitim meselesi değil, aynı zamanda büyük bir statü ve sorumluluk göstergesi. Laurie’nin entelektüel dünyası, ince ruhu ve içtenliği beni fazlasıyla etkiledi.
Ama Laurie’yi yalnızca kusursuz biri olarak görmüyorum. Aksine, arada bir haylazlık yapması, hata yapması ve bu hatalarının farkına varıp pişmanlık duyması, onu daha gerçek, daha insani kılıyor. Onun bu yönü, karakterini sadece sevilir değil, aynı zamanda anlaşılır kılıyor. Yani Laurie, hem zarif hem de canlı bir karakter. Hem yürekten hem de akıldan geçen biri.
Küçük Kadınlar, yalnızca büyüme hikâyesi anlatmıyor; aynı zamanda aile olmanın, hayal kurmanın, incelikli yaşamanın ne demek olduğunu da hatırlatıyor. O eski İngiliz-Amerikan havasıyla, günümüzün telaşına kısa bir ara verdiriyor. İçten, sade ama güçlü bir anlatımla, insanın ruhuna işleyen bir kitap bu. Ve ben, bu dünyanın bir parçası olmaktan büyük bir keyif aldım.