“Sovyetler Birliği 1917'de kuruldu, 1991'de yıkılana kadar ana özelliklerini kaybetmeden 74 yıl yaşadı. Savaş dönemleri de gördü, barış dönemleri de. Siyasî istikrara sâhip oldu ve sistemin ana karakteri değişmeden defalarca lider ve lider kadroları değişiklikleri yaptı. Yaklaşık üç nesil Sovyet tecrübesine değişik derecelerde şâhit oldu. Sovyet Rusya süper güç statüsünü elde etti. Dışarıdan müdahaleyle değil, kendiliğinden, içi kurtlar tarafından boşaltılmış bir çınar ağacı gibi çöktü. Faşist ve nasyonal sosyalist totaliter sistemlerden bu farklılıklarından ötürü, totaliterizm incelemesi yapacak her araştırmacı Sovyetler Birliği'ne eğilmek zorundadır.
Tabii ki başka örnekler de var. Çin en büyüğü. Doğu Avrupa'nın 1989 öncesi rejimleri, Vietnam, Kamboçya gibi Uzak Doğu örnekleri, İran, Küba ve Kuzey Kore bunlar arasında. Ama hiçbiri Sovyetler Bırliği'nin yerini tutamaz.”
Pakistan, İran, Türkiye
Dağıttılar birliklerini
En düşman ülkeler
Paktlar kurarken
Seni başbaşa koydular kaderinle
Ey İslam ülkeleri
Birlik sizin ana ilkenizden
Paramparça oldunuz
Niçin ve neden
Her gün biriniz bir ziyafet konusu
Kurda kuşa
Kalanlarınız da giriyor sıraya
Bir gün telefonda yine arandım. Bu seferki gayet yaşlı bir sesti. Anladım: Bizim Zeki Velidî Togan hoca. Kendi kendime "mutlaka hocanın bir işi olmuştur. Olmayınca aramaz" dedim. Çünkü bizim Togan Hoca çok çıkarsal (!) kişi olmuştu. Tahminim doğru imiş. Yıllarca önce Hoca'nın arsasına tecavüz etmişlerdi. Mahkemede ben-den tanıklık istiyordu. Adaletin huzuruna yalnız sanık olarak değil ya, ara sıra tanık olarak da gidecektik. Hoca'ya karşı fena halde öfkeli olduğum halde kabul ettim. Çünkü Hoca 80 yaşında olduğu halde hâlâ keyfe-diyor, ya kongrelere katılıp toylarda yemek yiyor, ya Acem şahının çağrısına uyarak İran'a gidiyor, yahut da Amerika, Avrupa, Hindistan, Pakistan, Japonya, hatta Moğolistan'dan gelen ilmî sorulu mektuplara ilmî cevaplar veriyor, 60 yıldır topladığı notlarını derleyerek hazır duran bunca değerli eserleri yayınlamak zahmetine katlanmıyordu. Mükrimin Halil nasıl "Esâfil-i Şark" kahvelerinde lâklakıyyât yaparak bilgisine göre hemen hiç eser vermeden gittiyse Hoca da kendisinden başka kimsenin okuyamayacağı not dosyalarını ziyan edecekti. Kendisiyle bu konuda birkaç defa tartıştım. Hatta ara-mızda tatsız konuşmalar da oldu. Fakat hiç beni dinler miydi? Ben Türkiye Cumhuriyeti ordusunda askerliğimi er olarak yapmış, Sabahattin Ali üstteğmen olduğu halde ben onbaşı bile olamamıştım. Zeki Velidi ise Başkurt ordusunun başkomutanı idi. Elbet beni dinlemezdi. "Şu türlü dillerde sayfalar dolusu mektuplar yazarak günleri heba etme" dediğim zaman bana, Türk lehce ve ağızları arasında özel bir lehçe olan ve yalnız kendisi tarafından konuşulan "Togan Lehçesi" ile "ben munlarla yaşayu-rum" diye cevap verdi. Anlaşılan Hoca övülmekten hoş-lanıyordu. Çünkü o mektupları yazanlar onun ilmini övdükten sonra bir mesele üzerinde bilgi istiyorlar. Hoca İstanbul
İran, yenilmez bir halkın kahramanlık türküsüdür. Yiğit bir halkın direniş çağrısıdır. Kanla gözyaşıyla yazılan bir öyküdür İran.
Gelin dostlar; İran halkını saygıyla selamlayalım...
Evet, gerçek bu... Örgütlü halk gücü yenilmez! İşte Vietnam; işte İran ve işte yarım yüzyıl önce direnen Türk halkı...
Kanlı çizmeler altında ezilir, ama ölmez; faşist namlular karşısında vurulur ama yere düşmez; bu; Şili’li Ozan Neruda’nın “Biz halkız yeniden doğarız ölümlerde” dediği halktır; bu Nazım Hikmet’in “Onlar ki, toprakta karınca / Suda balık / Havada kuş kadar çokturlar / Korkak / Cesur / Cahil / Hakim / Ve çocukturlar / Ve kahreden / Yaratan / Ki onlardır” dediği halktır.
Zindanlarda, darağaçlarında yenilmeyen halk gücüdür bu; örgütlü halkın; bilinçli birikimidir bu...
İran ile Türkiye arasındaki dinsel etki farkının bir nedenini de İlber Ortaylı vurguluyor: Çağdaşlaşma eğitime yansıdıkça, Türkiye'de "medrese çevresi ve ilmiyye sınıfı" bunun dışında kaldı ve toplum yaşamındaki eski egemen rolünü yitirmeye başladı. Oysa İran'da "ruhban sınıfı", çağdaş eğitimi de alarak yerini koruyabildi ve Şah'ın devrilmesinin ardından yönetime tamamen egemen olması zor olmadı. Türkler Anadolu'ya yerleşirlerken, kendilerinden önce bu topraklarda yaşayan insanlar ve kültürlerle yeni bir sentez oluşturdular. Eski kültürlerinde bulunan demokratik öğelerin de yardımı ile farklı olana hoşgörü ile bakmasını öğrendiler. Arap ve İran kökenli tarikatlar "Allah korkusu"na dayanırken, Anadolu tarikatları "Allah sevgisi" üzerine kuruldu. Mevlevilik, Bektaşilik, Babailik bunun somut örnekleriyle doludur. Aynı kökenden gelen Anadolu Alevileri ile Orta Doğu Şiileri arasındaki ayrım ise çarpıcı ve düşündürücüdür. Mustafa Kemal, işte bu "farklı oluşum"un kaynaklarını değerlendirerek, laikliği de içeren "aydınlanma devrimi"ni gerçekleştirdi. Bu kültürel ve toplumsal kalıt olmasaydı, İslam ülkelerinin bugün bile gerçekleştirmeye cesaret edemedikleri bir devrim, herhalde çok daha zor olurdu.