Her şeyi hatırlıyorsan eğer, demek geldi içimden, ve gerçekten benim gibiysen, o zaman, yarın gitmeden önce ya da tam taksinin kapısını kapatmak üzereyken, diğer herkese hoşçakal demişken, yaşamda söylenecek hiçbir şey kalmamışken, o zaman, sadece bu kez, bana doğru dön, sadece bir jest ya da sonradan aklına gelmiş bir şey olan, o zamanlar yaptığın gibi, yüzüme bak, göz göze gel ve adınla çağır beni.
Gözleri yalvarış doluydu, sanki ben bir şey yapabilirmişim gibi. Belki de 'gitme' diyordu. Herkes bir şekilde onu bırakıp gitmişti. Ama yemin ederim, ben bırakmayacaktım. Hem o kırmızı hapı bile yutmuştum. Hani her şeyi unutacaktım?
Birini sevmeye başlamak bir anda olan bir şeydi ama birini sevmemek zaman alırdı. Bir evden çıkıp gitmek daha zordu; geçmişini, anılarını, yaşanmışlıkları ama en önemlisi alışkın olduklarını geride bırakmak gerekir. Oysa yeni bir eve girmek daha kolaydır, yeni olan şey insanı her zaman heyecanlandırır. Artık giyilecek kalmamış, ipleri sökülmüş, sünmüş eski hırkanı üzerinden çıkarıp atmak daha zordur ama yeni kıyafetler insanı hep heyecanlandırır. İnsan vazgeçmekten, elinde olanı bırakmaktan rahatsızlık duyar ama yeniyi daima kollarını açarak karşılar.
Ama yaşadıkça ve yalnızlaştıkça sevmemek kolaylaşır, güvenmemek kolaylaşır; bırakıp gitmek, vazgeçmek kolaylaşır. kolayca sevebilen insanlar ya çok güçlüdür ya çok tecrübesiz. Kolayca güvenebilenler ya hiç terk edilmemiştir ya da… Ya da çok incineceklerdir.
Hala kalbiyle yaşayan pek az insan kalmıştı. Ve onlardan biri yanımda uzanmış benimle birlikte yıldızları seyrediyordu ama gökyüzünde hiç yıldız yoktu, kalbiyle bakmayanlar için.