İrem Mumcu profil resmi
İrem Mumcu kapak resmi
Esinti Romanının Yazarı.
http://merilands.com
Tamamen kendi halinde, yazmayı, okumayı ve izlemeyi seven bir yazar. Eğer sitesini takip edersiniz de, çok ayrı mutluluklar yaşar. :)
https://www.instagram.com/merilandss/?hl=tr
Yazar
Lisans
Karabük
289 okur puanı
04 Oca 2019 tarihinde katıldı.
Esinti Romanının Yazarı.
http://merilands.com
Tamamen kendi halinde, yazmayı, okumayı ve izlemeyi seven bir yazar. Eğer sitesini takip edersiniz de, çok ayrı mutluluklar yaşar. :)
https://www.instagram.com/merilandss/?hl=tr
Yazar
Lisans
Karabük
289 okur puanı
04 Oca 2019 tarihinde katıldı.
  • 336 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10 puan
    ”Yeni dünyadan kaçınmak için elinden geleni yapabilirsin fakat er ya da geç, o ya da bu şekilde mutlaka gelip kapını çalacaktır.”

    Gevşeme
    Gözbağını Çıkarma
    Ve Gözlerini Açma!

    John Malerman, hayal gücü olarak kendisini aşmış!

    Uzun zaman sonra iki gün kadar kısa bir sürede okuduğum ilk kitap olabilir. 330 sayfaya her şeyi sığdırıp bir de gerilimi öyle bir yansıtmış ki yazar, kitabı elimden bırakamadım diyebilirim. İlk sayfasından itibaren gerilimi ve aksiyonu hiç bitmiyor. İlk kitabı Kafes‘in üzerinden seneler geçmesine rağmen hiçbir şekilde atlamalar ya da anlamadığım bir şey olmadı.

    Malorie kitabının dili o kadar akıcı ki kendimi film izliyormuş hissisinden bir türlü alamadım. Bu yüzden bu tür kitapları seviyorum. Wulf Dorn’un dili de aynı bu şekilde ve kendinizi film izlermişcesine heyecan içerisinde buluyorsunuz, bu da oldukça tatmin edici bir serüven oluyor. İnsanın kitabı elinden bırakası gelmiyor. Bir sayfa daha, bir sayfa daha…

    Kafes kitabının sonunda Malorie, iki çocuğu ile birlikte gözleri bağlı olarak nehri aşıp Jane Tucker Körler Okulu’na sağ salim geldiğinde güvende hissediyordu. Yaşadıklarının hepsi geride kalmıştı. Bir süre de olsa yaratıklardan uzaklaşmışlar mıydı? Artık normal hayatlarına dönebilir miydi? Tabii ki nasıl meydana geldiklerini bilmediği bu yaratıklar dünyada dolaşmaya devam ederken normal hayat diye bir şey olmayacaktı. Yapmaları gereken tek şey hayatta kalmak olacaktı.

    Jane Tucker Körler Okulu’nda her şey iki sene kadar iyi gidiyordur, ama yaratıklar eskisinden de çok etrafta dolanmaya başlamışlardır. Malorie, körler okulunda beklenmedik bir şeyle karşılaştığında artık yaratıklarından temas yoluyla da insanların akıllarını kaçırmalarına sebep olduğunu fark eder. Sadece onlara bakmamak kaçış yolu değildir, çünkü kör olan bir kadının aklını kaçırmasına sebep olmuşlardır.

    İncelemenin devamı için; http://merilands.com/...ma-kitap-incelemesi/
  • 214 syf.
    ·Beğendi·8/10 puan
  • 336 syf.
    ·3 günde·Beğendi·İnceledi·9/10 puan
  • 500 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    ”Ne gizemli bir rüya…”

    Lise öğrencisi Mitsuha Miyamizu’nun da dediği gibi, ne gizemli bir rüya!

    Senin Adın…
    Anime filmini iki sene önce izlediğimde ne kadar etkilendiysem, yıllar geçtikten sonra mangasının çıkmasının sevinciyle kitabı aldım ve kısa sürede bitirip gözyaşlarıma hakim olamadım. İki gizemli ruhun tanışmasının ardından birbirini arama macerası… Ah, gerçekten de Senin Adın mangasının her detayı ayrı mükemmeldi. Çizimler, hikaye, kurgu. Hangisini övmem gerektiğini bilmiyorum. Okurken animesini yeniden izlemiş gibi hissettim. Mitsuha Miyamizu ve Taki Tachibana’nın birbirlerinden habersiz olarak ansızın birbirlerinin hayatına girmesi hem de hiç olmadık bir şekilde.

    Senin Adın, birbirlerinden farklı yerlerde yaşayan ve birbirini tanımayan Mitsuha ve Taki adındaki iki lise öğrencisinin hayatlarını konu alıyor. Fakat bunların hayatlarını öyle sıradan bir şekilde işlemiyor film. Taki Tachibana, Tokyo’da, küçük bir dairede babasıyla yaşıyor, Mitsuha Miyamizu ise, küçük kırsal bir kasabada küçük kız kardeşi ve ninesiyle birlikte yaşıyor. Taki, bir gün uyandığında, hiç tanımadığı bir yerde hiç tanımadığı bir kızın bedeninde olduğunu fark eder. Aynı anda, aynı durum Mitsuha için de geçerlidir. O da, Taki’nin bedenine hapsolmuştur ve bu hapsolma zaman içerisinde ruhlarının farkında olmadan birbirine bağlayacaktır.

    *

    Senin Adın ne muazzam bir eser…

    Orjinal hikaye Makoto Şikai ve manganın çizeri Ranmaru Kotone muhteşem bir iş çıkarmış. Sayfalar arasında okumak daha bir etkiledi. Aşka dair solmuş ruhumu yeniden filizlendirdi Senin Adın mangası. Doğru insanı bulduğunuzda aşk gerçekten de muazzam duygulara ve maceralara yol açabiliyor.

    UYARI: İNCELEME BURADAN SONRA SPOİLER İÇERMEKTEDİR.

    Kırsal bir taşra kasabasında yaşayan lise öğrencisi genç Mitsuha hayatından ve yaşadığı kasabadan sıkılmıştır. Babasının belediye başkanı olma adaylarının üzerine bunalan ve sürekli olarak ilginin kendi üzerine olmasından sıkılan kız hem Tokyo gibi büyük şehre gitme hayali kurarken hem de çoğu kişinin aklına dahi gelmeyecek bir başka hayal daha kuruyordur. Bir erkek olarak yaşamak… Tabii ki ilk olarak kulağa garip geliyor olsa da erkeklerin rahat ve özgür tavırları onu ezbediyor, erkek olmanın herkesten daha özgür yaşamak olduğuna inanıyordur.

    Mitsuha, ansızın öyle bir dilek diler ki rüyalarında dahi olsa bir erkek olmak ister. Ve bir gün uyandığında dileği gerçekleşmiştir. Tokyo’da, Taki adındaki bir liseli gencin içindedir. Evet, tam olarak tanımadığı bir gencin içinde uyanır. Aynı zamanda Tokyo’daki o genç de Mitsuha’nın içinde yani bir kadın olarak uyanacaktır. Bu karmaşa o kadar eğlenceli ilerliyor ki sayfalar hızla akıp gidiyor. (Ayrıca şunu da belirtmek istiyorum ki, ilk kez manga okuduğum için sağdan sola okumak konusunda baloncuklar açısından bir süre kafam karışsa da kısa sürede toparladım ve konu hızla akmaya devam etti.)

    Mitsuha’nın dileği gerçek olmuştur, birkaç günde bir de olsa birbirlerinin hayatlarını yaşıyorlardır. Bir süre bunun şaşkınlığını yaşasalar da kısa sürede neler olduğunu anlayıp ikisi de buna ayak uydurmaya başlar. Mitsuha, Taki’nin bedeninde uyandığı zamanlarda Tokyo’nun ışıltılı dünyasına ayak uyduruyor, sonunda başka bir şekilde de olsa büyük şehre gitmenin verdiği heyecanı iliklerine kadar yaşıyordur. Taki de Mitsuha’nın yaşadığı İtomori kasabasında büyükannesi, küçük kız kardeşi, arkadaşları Teşşi ve Saya ile vakit geçiriyordur. Birkaç günde gerçekleşen bu olay farkında olmadan ikisini birbirine ruhen bağlamıştır. Bunun nasıl olduğunu bilemezler, ama bir şekilde gerçek gibi olan rüyalarında da olsa yaşanan bu olaya alışmışlardır.

    Taa ki bir gün beklenmedik bir şey gerçekleşene kadar…

    İtomori kasabasının üzerinden bir kuyruklu yıldız geçecektir ve bu, tüm kasaba halkının ilgisini çekiyordur. Bu sırada Mitsuha, büyükannesiyle birlikte gittiği gezide Taki Mitsuha’nın bedenindedir ve büyükannesi ruhların bağlarıyla ilgili hoş sözler söyler. İplerle birbirine bağlanan ruhlarla ilgili söylediği sözler Taki’yi fazlasıyla etkiler ve bu sözler ileride ona fazlasıyla yardımcı olacaktır.

    ”Mitsuha, Yotsuha Musubi’yi bilir misin? Eski dilde yerli tanrımıza Musubi denir. Bu kelime çok derin anlamlara sahiptir. İpliklerin bağlanması, insanlar arasındaki bağ ve zamanın akışı gibi anlamları vardır. Bunların hepsi tanrının güçleridir. Bizim iplik örmemiz de tanrının bir tekniğidir. Zamanın akışını ifade eder. Musubi diğer yandan da zamandır. Bedeni oluşturmak için bir araya gelir, sarılır. Düğümlenir ve bazen de çözülür, kopar ve yeniden bağlanır. Pirinç olsun, sake olsun, su olsun. İnsanın vücuduna giren her şey ruhuna bağlanır, buna da Musubi denir. Tanrılarla insanları bağlayan çok önemli bir gelenek.”

    Kuyruklu yıldız İtomori kasabasından geçtikten sonra Taki ve Mitsuha bir daha birbirlerinin bedenlerine giremezler. Taki bir süre kadar bu rüyadan kurtulduğu için rahatladığını hisseder, ama sonrasında Mitsuha’nın yokluğunu ruhunu içten içe kemirmeye başlar. Onu özlüyordur ve bu özlem, Mitsuha’nın bedenindeyken gittiği İtomori kasabasını çizip gerçek hayatında onu aramaya koyulmasına kadar ileriye gidecektir.

    Taki, iki arkadaşı ile birlikte çıktığı yolculukta umudunu kaybettiği sırada İtomori kasabasını bulur, fakat beklenmedik bir şeyle karşı karşıya kalır, çünkü İtomori kasabası üç yıl önce kuyruklu yıldız felaketiyle yok olmuştur. Kuyruklu yıldızın düştüğü yerde 500’den fazla kişi hayatını kaybetmiştir. Bu bilgi Taki’yi dehşete düşürür. Bu nasıl olur? Daha birkaç gün önce Mitsuha’nın bedenindeydi. Mitsuha ölmüş olamaz!

    Taki, şaşkınlık içinde de olsa bu işin peşini bırakmaz ve bu felaket hakkındaki gerçekleri araştırmaya devam eder. Ölüm listesinde Mitsuha ve arkadaşlarının isimlerini gördüğünde dahi pes etmeyecektir. Sonunda büyük annesinden duyduğu sözler aklına gelir ve ruh ve bağlanmışlık konusunda Mitsuha’nın ruhunun yarısını sunduğu yere gider. Taki o sudan içtiğinde gerçekten de Mitsuha ve İtomori kasabasının kaderini değiştirecektir.

    ”Buradan sonrası Kakuriyo, yani öteki dünya. Eğer geri dönmek istiyorsanız karşılığında size ait olan en değerli şeyi sunmanız gerekir. Yani Kuçikamizakenizi. Bunu tanrıya sunacaksınız, bu sake ruhunuzun yarısıdır.”

    Taki, kuyruklu yıldız felaketini bildiği için Mitsuha’nın ölmeden önceki bedenine yeniden girdiğinde onu uyarır. Kuyruklu yıldız kasabanın üzerinden geçtiğinde öngörülemez bir şekilde parçalanacaktır ve parçası göktaşı biçiminde insanların göktaşını izlemek için toplandığı yerin üzerine düşecektir. Bunun için Mitsuha’nın herkesi uyarması ve göktaşının düşeceği yerin boşaltılması gerekecektir. Tüm kasaba göktaşı için heyecanlıdır, bu oldukça zor olacaktır, ama zor da olsa Teşşi ve Saya ile bir olup insanları felaketten kurtaracaktır.

    Ama birbirlerinden ayrıldıkları andan itibaren ne kadar istemeseler de birbirlerinin isimlerini unutmaya başlarlar. Birbirlerinin isimlerini ve yaşadıkları bu macerayı unuttuklarında ise yıllar içerisinde bir arayış ve beklenti başlayacaktır. Mitsuha için sekiz, Taki için aradan beş yıl geçtikten sonra ikisi de hayatlarında bambaşka bir boyuta ermiştir. Artık o küçük lise öğrencileri değillerdir, fakat isimlerini bilmeseler de ruhları birbirine bağlıdır ve bu bağ yıllar geçse de arayışları içerisinde birbirlerini bulduklarında yeniden filizlenir. Birbirlerinin gözlerinin içine bakmaları yeterli olacaktır.

    http://merilands.com/...si-manga-incelemesi/
  • 500 syf.
    ·Beğendi·İnceledi·10/10 puan
  • 1024 syf.
    ·50 günde·Beğendi·7/10 puan
    ”Ama gecenin bir yarısı iyimser olmak kolay değildi. Şafağa daha uzun saatler varken kötü düşünceler canlanıp yürümeye başlardı. Gecenin ortasında düşünceler zombilere dönüşürdü.”

    Stephen King‘in yıllar önce annemle birlikte dizisini izlediğim, o zamandan beri okumak istediğim Kubbe’nin Altında kitabını sonunda bitirdim. (İzlemek isteyenler için dizi 3 sezon (2013-2015) ve bence dizisi daha aksiyonlu ve Kubbe'nin oluşumu bakımından daha bilim kurgu öğelerinin işlendiği bir yapımdı.) Bitirdim, ama açıkça söylemem gerekirse kitap hakkında ne yazık ki harika izlenimlerde bulunamayacağım.

    Neden bilmiyorum, ama kitap, 1000 küsur sayfa olmasına rağmen benim çok özel düşünceler söylememe fırsat vermiyor. Sadece 1023 sayfayı, ne olacağını merak ederek okuduğumu söyleyebilirim. Bilmiyorum belki de benden kaynaklıydı. Çünkü kitabı 50 gün civarında bitirdim ve işlerim yoğun olduğu için pek okuma fırsatım olmadı. Bazı zamanlar yarım bırakıp başka kitaba geçmeyi dahi düşündüm, fakat yıllardır okumayı istediğim kitabı yarım bırakırsam ne olursa olsun uykularım kaçardı. Bazı yerlerde karakterler birbirine çok girdi ve kimin iyi tarafta kimin kötü tarafta olduğunu idrak etmekte zorlandım. Ki dizisini yıllar önce izlediğim halde karakterler kafamı karıştırdı. Dediğim gibi sanırım benden kaynaklıydı.

    Kubbe’nin Altında kitabının konusuna geçmem gerekirse:

    119. Karayolu’nun aşağısında, Chester’s Mill adındaki kasabaya ansızın bir Kubbe iner. Kimse ne olduğunu bilmiyordur. Küçük kasabanın dünyayla olan bütün bağlantısı kesilmiştir. Uçaklar ve arabalar görünmez bir kalkana çarpıp infilak eder. Aileler birbirlerinden kaçarken herkes panik içindedir. Hiç kimse bu görünmez Kubbe'nin nedenini, ne zaman geldiğini ve ne zaman ortadan kalkacağını bilmez.

    Burada, bir Irak savaşı gazisi Dale Barbara namı diğer Barbie ve oldukça acımasız politikacı Jim Rennie namı diğer Koca Jim, bu süre zarfında Kubbe'nin altında kapana kısılmış insanların gücünü ele geçirmeye kararlıdır. Fakat bilmiyorlardır ki onların asıl düşmanı Kubbe’dir. Çünkü zaman gittikçe daralıyordur.

    Yıllar önce kurulmuş ve yaşamını sürdürmekte olan Chester’s Mill kasabası bir haftada yok olmanın eşiğine gelir. Kasabada kıyamet bir günde kopar; ondan sonraki günler neler olduğunu öğrenme ve kurtulma çabasıdır.

    Kubbe’nin Altında, Stephen King’in elinden bir bilim kurgu romanı, son derece merak uyandırıcı, ama bir o kadar da yavaş ilerleyen bir eser bana göre. Sonunda ne olacağını, Kubbe kalkacak mı yoksa sonsuza kadar orada mı kalacak diye merak ettiğim için okuduğum bir kitap. Tabii ki sonradan gelen hiçbir şey sonsuza kadar orada kalmaz. Mutlaka ait olduğu yere geri gider. Ama nasıl? Koskoca kitap, bu nasıl sorusunun bir nevi cevabı gibi aslında, ama bilim kurgu ögelerine pek değinilmemiş, bu da bazı yerlerinde sıkılmama neden oldu.

    Tamam, karakterler, olay örgüsü ve fikir açısından muazzam bir dünya yaratmış Stephen King. Özellikle Koca Jim’in güce olan düşkünlüğü, oğlu Junior’ın neredeyse kendisi gibi güç tutkunu olması, ama biraz saf olması, beynindeki kitle yüzünden delirmesi gerçekçi ve etkileyiciydi. Barbara’nın keza kendi dünyası ve savaşması, son derece demokrat olan Julia Shumway’in güçlü kadın duruşu oldukça güzeldi. Karakterler gerçekçiydi. Bir de ben okurken Junior’ın baş ağrısı yüzünden yaşadıklarını Kubbe yüzünden olduğunu sanıyordum, ama sanırım onun yüzünden değildi. Değil mi? Bilmiyorum.

    Dediğim gibi bazı şeyler fazlasıyla havada kalmış gibi hissediyorum. Gerçi bu havada kalan kısımları daha derinlemesine yazsaydı bir cilt daha olurdu sanırım. Ama yine de Stephen King, karakter betimlemelerine ve onların hayatlarına fazla ağırlık katmış diye düşünüyorum. İşin bilim kurgu tarafı sadece Kubbe'nin inmesi olmamalıydı. Daha çarpıcı ve daha Kubbe'ye dair bir şeyler bekliyordum. Belki de benim beklentilerimi karşılamadığı için böyle oldu. Yine de o kadar şey söyledim, ama Stephen King, yani okuduğum için kesinlikle pişman değilim. Stephen King’in kafasından olmayı çok isterdim. Onun gibi efsane kitaplar yazmak. Ah şuan sadece bir hayal…

    Kitaba dair SPOİLER vermeden bu kadar durabileceğim. Bundan sonra okuyacaklarınız SPOİLER içerecektir, bilginize:

    Şimdi Kubbe’nin Altında kitabı hakkındaki düşüncelerimi şu şekilde özetlemem gerekirse:

    Bana göre kitaba dair sıra şu şekildeydi; Kubbe indi. Bir hafta içerisinde içeride kapana kısılan insanlar arasında bir sürü şeyler oldu; kavga, kaos, entrika, ölümler ve yangınlar. Sonrasında Julia Shumway’in Kubbe'nin oluşmasını sağlayan kutuya dokunması. (bu kutuyu da henüz 13 yaşında olan gençlerin önceden bulması…) Kutuya dokunduğunda çocukluğunda yaşadığı bir travmayı görüp, son çare olarak bir şekilde Kubbe'yi oraya koyan yüzsüz garip, insan görünümlü yaratığa yalvarması ve sonrasında Kubbe'nin kalkması.

    1023 sayfa bundan ibaret…

    Tabii kitap boyunca çoğu zamanda, bu pembe ışıklar saçan bu kutuyu bulan herkes garip görüler görüyor ve bunların anlamlandırmaya çalışıyorlar. Herkes farklı şeyler görüyor. Bununla birlikte Kubbe'nin içerisinde bulunan birkaç insanın çocuklarının nöbet geçirip garip görüler görmesi ve sonrasında bunların gerçekleşmesi. Bu gibi bilimsel şeyler vardı elbette kitapta, hiç yoktu demeyeceğim yine, ama bu kadardı. Çocuklar anlayamadıkları bir şeyler görüyorlar, sonrasında bitiyor. Bu kadar mı?

    Bir de Kubbe'ye bakış açısında şu şekilde anlatılıyor. Julia Shumway’in küçükken, çoğu çocuğun yaptığı gibi karınca yuvalarına mercek tutup onların alev almasını sağlamak ve yıllar sonra Chester’s Mill kasabasının karınca yuvasına dönüşmesi… Kubbe iniyor ve karınca kendileri oluyor. Peki neden başkalarının yaptığı günahları başka insan çekmek zorunda? Ah, gerçek hayatta da öyle değil mi zaten?

    Bilmiyorum, dediğim gibi çok fazla yüzeysel bir kitaptı ya. Beni gerçekten üzdü. Etkileyiciydi, evet, ama yine de beklediğim gibi değildi. Kubbe’nin inme fikri, evet, etkileyici, ama çok daha bilimsel olmalıydı. Yoksa vardı da ben mi göremedim? Yine bilim kurgu işte, her zaman kafa karıştırıcı oluyor.

    Belki Kubbe’nin altında kitabını ilerleyen zamanlarda yeniden okurum, o zaman farklı hissedebilirim.

    Söyleyebileceğim son şey, başkaları tarafından işlenen günahlar yine başkalarına mal oluyor… Önemli olan nasıl hayatta kalabileceğimizi öğrenmek.

    http://merilands.com/...si-kitap-incelemesi/
Esinti Romanının Yazarı.
http://merilands.com
Tamamen kendi halinde, yazmayı, okumayı ve izlemeyi seven bir yazar. Eğer sitesini takip edersiniz de, çok ayrı mutluluklar yaşar. :)
https://www.instagram.com/merilandss/?hl=tr
Yazar
Lisans
Karabük
289 okur puanı
04 Oca 2019 tarihinde katıldı.

Okuduğu kitaplar 104 kitap

  • O Panda Benim
  • Senin Adın
  • Malorie: Bir Kafes Romanı
  • Anna Karenina
  • Bilinçaltının Gücü
  • Final
  • Sessizlik
  • Çığlık
  • Fısıltı
  • Dört

Okuyacağı kitaplar 78 kitap

  • Şafak Vakti
  • Tutulma
  • Yeniay
  • Alacakaranlık
  • İkinci Kıyamet
  • Sultanı Öldürmek
  • Kırlangıç Çığlığı
  • Ve Dağlar Yankılandı
  • Bin Muhteşem Güneş
  • Medine Müdafaası / Çöl Kaplanı Fahrettin Paşa

Kütüphanesindekiler 103 kitap

  • Şafak Vakti
  • Tutulma
  • Yeniay
  • Alacakaranlık
  • O Panda Benim
  • Malorie: Bir Kafes Romanı
  • Senin Adın
  • Kubbe'nin Altında
  • Değersiz Bir Hayat
  • Anna Karenina

Beğendiği kitaplar 102 kitap

  • Şafak Vakti
  • Tutulma
  • Yeniay
  • Alacakaranlık
  • O Panda Benim
  • Malorie: Bir Kafes Romanı
  • Senin Adın
  • Kubbe'nin Altında
  • Değersiz Bir Hayat
  • Anna Karenina

Beğendiği yazarlar 8 kitap

  • Buğra Gülsoy
  • Sabahattin Ali
  • Oğuz Atay
  • Cassandra Clare
  • Akilah Azra Kohen
  • Andre Aciman
  • Dan Brown
  • J. K. Rowling (Robert Galbraith)