"En merak ettiğim şey senin kendine ne teşhis koyduğun Martha."
"İnsan olmayı beceremediğim. Hayatta kalmayı diğer insanlara kıyasla daha zor buluyorum."
Dinmeyen öfkesiyle bir hamle daha yaptı:
"Senin tedavi olman gerekiyor. Ne kazanıyorsan, yarısını kafana yatırmalısın sen." Bunu söylerken o kadar bağırdı ki bir psikiyatrist duysa reçetenizi çıkarken alın derdi. (...)
Son derece sakin bir tonla karşılık verdim.
"Ben kazandığımın tamamını kafama yatırdım. Şimdi yıkıp bina yaptırmaya çalıştığın ev yıkılsın diye ayrı eve çıktım ben, lisede kendime gitar aldım, biradan şaraba geçebilmek için tam zamanlı çalışmaya başladım, yurt dışına gidebilmek için dil kursuna gittim, işe girdim işten çıktım, bir koltukta oturup seni anlattım ki en pahalıya patlayan kısmı buydu. Hepsi bu pırıl pırıl kafa için."
"Aynı bir film sahnesi gibi..." diyerek anlattım arkadaşlarıma. Hayattaki güzel şeyleri hayata yakıştıramayıp ancak filmlerde rastlanabilecek şeyler olduğunun altını çizerek.
Hoş olmayan duygular sadece olumsuz bir şey düşündüğünüzün ve ona inandığınızın göstergesidir. Duygularınız, yavru ördeklerin annesini izlemesi kadar mutlak biçimde, düşüncelerinizi izler. Ama yavru ördeklerin sadakatle izlemesi, annenin gittiği yeri bildiğini göstermez.
Yapayanlış örülmüş bir hırka giymişim yıllardır, onunla ısınmaya çalışmışım gibi hissediyorum kendimi. Babam anlattıklarıyla o hırkanın bütün ilmeklerini söktü. Eline yumağı dolayıp yavaş yavaş söktü üstümdeki hırkayı, çırılçıplak kaldım.