Kurtuluş Savaşı'nın o büyük ruhu; cepheye yırtık kıyafetlerle giden askerin, günlerce aç kalmasına rağmen elindeki ekmeği askerine veren, evlatsız, kocasız, babasız kalan ama ille de vatan diye o halkın ruhu ile neden savaştığını bilmeden savaşan ve içten içe düşmanı destekleyen anlayışsız, sevgisiz, insanlıktan uzak bu halkın ruhu aynı mıdır? Bu gerçeği görmek, en azından böyle bir gerçekliğin var olduğunu bilmek o dönemin ruhunu sevenler için kitabı sarsıcı hale getiriyor. Benim için de öyle oldu. Kitabı ilk okuduğumda lisedeydim, içeriğin realizmi o kadar çarpıcıydı ki kitabı okurken anlatılanlardan rahatsızlık duymuş okuma eylemini yalnızca okuma olarak bırakıp okuduklarımın üzerine düşünmemiştim. Bu yüzden o zamanlar kitabı okumamış olduğumu varsaydım ve yeniden başladım. Bu sefer Yakup Kadri'yi çok daha iyi tanıyan, tarih okumalarında daha iyi bir noktaya gelmiş bir okuyucu olarak okudum. O dönem Anadolu köylüsünün Kurtuluş Savaşını milli mücadele ruhuyla değil, ne yaptığını bilmeden askere çağrıldığı için gönülsüzce giden Türklük bilinci ve vatan sevgisi gelişmemiş insanlar olduğunu düşünüp bu çarpıcı gerçekle sarsılmıştım. Şimdi yine benzer duyguları yaşadım ama bu sefer içindeki öz eleştiriyi daha net görebildim. Bence kitaba en büyük değeri bu öz eleştiri ekliyordu. Anadolu insanca düşünmekten, sevmekten, anlamaktan uzak; yalnızca vatanını değil, sevme adına yapılan tüm eylemlerin güzelliğinden uzak. Fakat bu uzaklık bir noktadan sonra yazarın gözünde yalnızca bunu yaşayanların değil, onları eğitmeyenlerin de suçu olarak görülüyor. Bu kısım eseri "Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?" felsefesinden ayrılan bir noktaya götürüyor. Yakup Kadri aslında eserde kendinin de içinde bulunduğu Türk aydınına ve halkı uzun yıllar boyunca eğitimsiz bırakan sisteme eleştiride