Eserde aldatan bir kadının yaşadığı psikolojik durum aşama aşama verilirken kadının sahip olduklarının farkına varması, bir anlamda uyanışı ustalıkla anlatılıyor. Yazarın İrene'in şahsında toplumun bir kesimi için yaptığı eleştirilere hayran kaldım.
"Kaderin şımarttığı, ailesinin nazlı yetiştirdiği, refahtan neredeyse isteklerini yitirmiş bu dayanıksız kadına karşılaştığı ilk sıkıntı bile fazla gelmiş gibiydi." (s.11)
Kitabı okumadan önce incelemelere bakarken çoğu incelemede vicdan azabı yazması dikkatimi çekmişti. "Demek ki.." demiştim, "Kocasını aldattığı için vicdan azabı yaşayan bir kadının öyküsünü okuyacağım"
Ama hayır, kitabı okuduktan sonra buna katılamadım çünkü İrene vicdan azabı çektiği için değil, korktuğu için mutsuzdu. Eğer olayın ortaya çıkmayacağından emin olsaydı, bunun pişmanlığını yaşamayacaktı. Bu açıdan yazarın İrene'e yüklediği anlamın vicdan azabı çeken üst insan değil, (sık sık vurguladığı gibi) sahip olduklarının farkına çok geç varan insan olduğunu düşünüyorum.
Bunun dışında kitap, okuduğum en yoğun eserlerden biriydi. Hem yoğun hem sürükleyici. Gerçekten bir oturuşta okunabilecek bir eser. Hatta okuduğum en sürükleyici Zweig eseri diyebilirim. Eser o kadar yoğun ki yetmiş sayfada kaç duygu geçişi yaşattığını sayamadım. Başlarda İrene'e nefretle bakarken bir anda korkusuna üzülmek, hemen sonra bu durumun onu mutlu ettiğini fark edince daha da alçaldığına şahit olmak ve yakalanmasını dilemek, o kendini sorgularken empati imkanı bulmak... Bütün bunları yetmiş sayfaya sığdırmak gerçek bir ustalık.
Kocasının, küçük kızlarının oyuncak itirafı hakkında konuştuğu o bölüm... O beş satırlık yalın anlatımın anlattığını, beş sayfada zor anlatacak yazarlar var. Bu açıdan da yine hayran kaldığım ve herkese gözü kapalı tavsiye edebileceğim bir eser. İyi