Yeşilçam’da Bir Prekarya Devrimi: Yılmaz Güney Sinemasının Sosyolojik ve Estetik Dönüşümü Türk sinema tarihinin en özgün kırılma noktası, sinemayı bir rüya fabrikası olmaktan çıkarıp toplumsal gerçekliğin aynası haline getiren Yılmaz Güney’in varoluş mücadelesidir. Adana’nın Yenice köyünde, topraksız bir amele ailesinin çocuğu olarak doğan, pamuk tarlalarında büyüyen ve film kutuları taşıyan bir çocuk işçiliğinden gelen Güney, sinema sektörüne en alttan, güvencesiz işçi sınıfının, yani prekaryanın tam kalbinden dahil olmuştur. Bu sınıfsal köken ve köksüzlük hali, onun sinemasal dehasının en büyük yakıtı olmuş ve Yeşilçam’ın geleneksel yapısını kökten sarsacak bir ekolün doğmasını sağlamıştır. Yılmaz Güney’in kariyeri, sinema tarihindeki yerini sağlamlaştıran iki temel evreden oluşur. İlk evre, kitlelerin hafızasına kazınan Çirkin Kral dönemidir. Bu dönemde imza attığı yüze yakın popüler macera filmi, genellikle sanatsal veya ideolojik sineması kadar ön plana çıkarılmaz. Ancak aktör Kadir İnanır’ın da vurguladığı gibi, Güney bu ticari filmler sayesinde halkla sarsılmaz bir bağ kurmuştur. Mevcut düzeni doğrudan yok etmek yerine, o düzenin sırtına binip sistemi içeriden parçalama metodunu seçmiş; Yeşilçam’ın formüllerini ve dağıtım mekanizmalarını çok iyi öğrenerek, sistemi yine sistemin kendi seyircisi ve finansal gücüyle dönüştürmeyi başarmıştır. Dönemin kabadayılık, feodal bağlar ve entelektüel çevrelerin iç içe geçtiği ortak sosyal zemininde varlık gösteren diğer aktörler jön sisteminin sınırları içinde kalırken, Güney bu ilişkileri radikal bir siyasi ve sanatsal manifestoya dönüştürmüştür. Bu sınıfsal meydan okuma, Yeşilçam’ın yerleşik estetik standartlarını da alaşağı etmiştir. Güney’e kadar sinemanın başrol tanımı Batılı, kentli ve pürüzsüz jön kalıplarına
Sinema
Jeopolitik Kaldıraç, Kurumsal Pragmatizm ve Gücün Mekaniği: Küresel Sağ Dalganın Gölgesinde Orta Doğu’nun Dönüşümü Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreği geride kalırken, uluslararası ilişkiler sistemi ideolojik kalıpların, demokrasi inşası vaatlerinin ve ulus-ötesi değerler siyasetinin tasfiye edildiği, bunun yerine tamamen faydacı, güce ve ekonomik altyapıya dayalı yeni bir gerçekçilik dönemine sahne olmaktadır. Bu dönüşümün en somut laboratuvarı, yakın döneme kadar vekil aktörler ve devlet dışı silahlı yapılar üzerinden yürütülen çatışmalarla şekillenen Orta Doğu coğrafyasıdır. Bugün bölgede, Washington’ın uzun yıllardır sürdürdüğü mikro-milliyetçilikleri destekleme stratejisinden vazgeçerek sınırları koruyan, merkezi devlet kurumlarını güçlendiren ve enerji merkezli kalıcı ağlar kurmayı hedefleyen yeni bir bölgesel mimariye yöneldiği görülmektedir. Uluslararası literatürde jeopolitik bir kaldıracı ifade eden bu yaklaşım, küresel sağ popülizmin yükselişi ve liderler düzeyindeki kişisel güç pragmatizmiyle birleştiğinde, hem Suriye-Irak-Türkiye hattındaki dengeleri altüst etmekte hem de iç siyaset ile dış politika arasındaki kırılgan bağı gözler önüne sermektedir. Küresel Deniz Ekseni’nden Kara Jeopolitiğine: Kavramsal Dönüşüm Tarihsel kökenleri itibarıyla bir coğrafyanın küresel bir denge merkezi olarak konumlandırılmasını ifade eden kaldıraç stratejisi, ilk olarak Asya-Pasifik bölgesinde, Hint ve Pasifik okyanuslarının kesişim noktasında yer alan takımada devletlerinin denizci kimliğini, liman altyapılarını ve mavi ekonomi kaynaklarını canlandırma vizyonu olarak doğmuştur. Bu özgün yaklaşım, büyük güç kutupları arasında dengeleyici bir orta güç olma arayışının ürünüdür. Ancak günümüz Orta Doğu denklemi, bu kavramın denizlerden kara jeopolitiğine, askeri üslerden
Siyaset
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
içeri arı girdi kaçtım tosbik dedi ki ne kacıyon küçük o sokmaz. dedim o ısırır onun ölmemek icin bi sebebi yok( ölümüne işçi arı bence o) - niye ısırsın seni - beni cicek zanneder - ne alaka dedim çün çiçeğğ gibiyimm neyse arıdan korktuğu icin eve gitti , demek o da çiçek gibinse
Antik Yunan’dan bugüne filozoflar geceyi hep bir aynaya benzetir. Gündüz herkes bir rol oynar; işçi olur, öğrenci olur, güçlü görünmeye çalışır. Ama gece örtüyü kaldırdığında, geriye sadece çıplak düşüncelerimiz kalır. ​Şu an pencerenden dışarı baktığında gördüğün karanlık, aslında zihninin derinliklerine açılan bir kapıdır. Kendinden kaçmadığın, bilakis kendinle barıştığın bir gece olsun. By Hakan
Felsefe
~Benim Babam Şiiri - Fatih Kısaparmak~ 🙂🕊️ youtu.be/AdQJGL2aTN8?si=... Benim Babam Fatih Kısaparmak Bu adam benim babam Sekiz köşe kasketiyle Omuzunda sekosuyla hey! Cebinde yok parası Bafra'dır cigarası Yüreğindedir yarası Altı çocuk büyütmüş Bir işçi maaşıyla Bu adam benim babam hey! Ağlama benim babam Ağlama naçar babam Kara gün geçer babam hey! Bir kapıyı kapayan Gene açar babam Ağlama benim babam hey! Ağlama mazlum babam Ağlama naçar babam Kara gün geçer babam hey! Bir kapıyı kapayan Gene açar babam Allah büyük babam hey! Bu adam benim babam Derdi dağlardan büyük
Babalar Günü
Film önerileri ve düşündürdükleri...
Ayşen Şahin (Aksakal) En çok tek mekanda geçen filmleri severim. Ortam değişmeden bir konu anlatabilmek için en az 90 dakika tartışılmaya değer bir konu, o tartışmayı dinlemeye değer kılan bir metin ve izlemeye değer kılan çok iyi oyunculuklar gerekir. Bu tek mekan filmleri genelde bir felsefi tartışma ya da ezber bozma üzerine olur ve roller dengeli dağılır. Bir kült olan "12 Angry Men"i bilirsiniz. 1957 yapımı bu film farklı karakterlerdeki mahkeme jürisinin "makul şüphe" üzerinden bir genci idama göndermek ya da beraat ettirmek arasında 180 derece değişen kararları üzerine kurulu ahlaki bir tartışmanın sahneye yansıması. Tüm film 8 numaralı jürinin "Peki ya?.." sorusunu sorması ve tartışmayı açması üzerine kurulu. Bir diğer kült film de 2007 yapımı "The Man From Earth". Taşınan profesör arkadaşları John Oldman'ı uğurlamak üzere bir araya gelen 7 akademisyen, meslektaşlarını taşınma nedeni üzerine açıklama yapması için zorlayınca on dört bin yaşında olduğunu öğrenirler. Biyoloji, sanat tarihi, ilahiyat, antropoloji, arkeoloji, tarih gibi uzmanlıkları olan misafirler kendi alanlarındaki bilgileri ile bunun imkânsız olduğunu ispatlamaya çalışsalar da Oldman'ın cevapları bunun gerçek olabileceğini gösterir. Özellikle dinlerin ortaya çıkışını izahatı, tüm akademisyenleri dehşete düşürür. Senaristi Jerome Bixby'nin 38 senede tamamladığı, sinemanın en entelektüel işlerinden biri olarak tarihe geçen film, izleyiciye 89 dakika boyunca şu soruyu sordurur: "Peki ya?.." 2012 yapımı "Le Prenom"da #306668211, evde bir eş-dost yemeğinde geçer. Vincent, doğacak çocuğuna Benjamin Constant'ın 1816 tarihli aynı adlı romanının kahramanı olan Adolphe'un adını vermek isteyince yemeğin seyri değişir. Tartışmalar, yazılışı farklı olsa da bir çocuğun
Dizi/Film