Yorumumdan dolayı özür dilerim ama maalesef öyle. Hani akıl hastanesinde yüksek derece akıl hastalarını tedavi etmek için ilaç veya müzik tedavisi uygularlar ya ha bizim millette öyle. Milli maç başlayana kadar herkes müzik eleştirmeni kesildi sanki atom parçalayacağız veyahut ülkeyi işgalci kuvvetlerden kurtaracağız. Eski vana sevgisi, futbol merakı kalmadı beni yanlış anlamayın. Artık insanlar günü birlik reklam olsun diye yaşıyor hayatı. Mesela milli takım maçı kaybetti diye ağlayan bir çocuk vardı ve fotoğrafı internette dönüp dolaştı. Pedagoglar onu görse ailesinin bir tarafına kazığı ve hatta direği sokar.
Sürekli bir işgal, yağma ve ölüm tehdidi altında yaşayan toplumlar kolektif bir depresyona girer. "Yarın kıyamet kopacak" hissiyle yaşayan bir toplumda asabiye (toplumsal bağ) çözülür. İnsanlar artık kendilerini o imparatorluğun bir parçası olarak görmezler, sadece hayatta kalmaya çalışırlar. Sosyal bağları kopmuş bir toplum, kapısına dayanan ilk taze ve organize güce kapıyı açar; çünkü onlar için gelen yeni güç bir "işgalci" değil, mevcut bitmek bilmeyen kabustan bir "çıkış kapısı"dır.
Tarih
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Gerçeğin sert yüzünün kendini ortaya koyma biçiminde tuhaf bir huyu vardır. Burada bakış açıları ne kadar çeşitli olursa olsun yine de gerçeklik olduğu gibi karşımızda durur. Nazilerin soykırım uygulaması, İsrail’in işgalci bir devlet olması… onlar bunu kabul etmese de gerçeklik ortadadır. Üzerini ne kadar kapatırlarsa kapatsınlar yine gerçeklik olduğu gibi oradadır. Bu, tarih biliminin gerçekliğe olan somut ilişkisidir. Gerçeklik, bakışımızla sınırlı değildir. Diğer canlılar kendilerini dil üzerinden ifade edemese de orada acı ve mutluluk ya da haz vardır ve hissedilir. Acı kavramı icat edilmeden önce de var olan olarak mevcuttu. Demek ki gerçekliği göreli olarak görmenin veya onu eğip bükmenin hiçbir manası yoktur.
Özgür Filistin!
Filistin'den işgalci İsrail hapishanelerindeki uyuz salgını için acil müdahale çağrısı! İsrail hapishane yönetiminin tutuklulara yönelik uyguladığı kısıtlamalar kapsamında temel hijyen malzemelerine erişimin sınırlandırıldığı, duş imkanlarının kısıtlandığı ve tutukluların aşırı kalabalık koğuşlarda tutulduğu belirtilen açıklamada, hastaların izole edilmediği ve gerekli tıbbi bakımın sağlanmadığı, bu koşullar nedeniyle uyuz vakalarının yayılmaya devam ettiği vurgulandı.
1000Kitap
Dostoyevski;
İnsan ruhunun karanlık dehlizlerini dünyada en iyi anlayan, edebiyat tarihinin en büyük dehası olabilir; ancak siyasi ve politik arenada son derece "Yobaz Bir Rus Milliyetçisi ve Koyu Bir Ortodoks" fanatiğiydi. En büyük siyasi hayali, İstanbul'un Türklerin elinden alınıp Rus İmparatorluğu'na katılmasıydı. Ona göre Rusya, "Üçüncü Roma"ydı ve Ortodoks dünyasının lideri olarak Ayasofya'ya haçı tekrar dikmek zorundaydı. Türkleri, bu kutsal hedefin önündeki "barbar ve işgalci" bir engel olarak görüyordu. 93 Harbi (1877-1878) ve Pan-Slavizm: Karamazov Kardeşler romanının yazıldığı yıllar, Osmanlı ile Rusya'nın Balkanlar'da kanlı bir savaşa tutuştuğu yıllardır. Dostoyevski bu savaşın en büyük amigosuydu. Rus ordusunun Balkanlardaki Slavları (Bulgarları, Sırpları) "Müslüman Türk boyunduruğundan" kurtarmak için kutsal bir savaşa girdiğine inanıyor, gazetelerde Türkleri "kan içici, bebek katili, Avrupa'dan sürülmesi gereken vahşiler" olarak tasvir eden nefret dolu makaleler yazıyordu.
Duygu ve Düşünce
2 Ağustos 1968 günü, Saygon’un barut, kan ve rutubet kokan puslu havasında, adalete pranga vuran bir ölüm tiyatrosu kuruldu. Kudretli kürsülerde oturanlar, arkalarındaki o devasa okyanus ötesi imparatorluğun çelikten gölgesine sığınmış, mülkün ve zulmün kibriyle sayıklıyorlardı. Sanık sandalyesinde ise, yirmi üç yaşında bir üniversite öğrencisi, toprağın bağrından kopmuş bir vatan kızı duruyordu: 10 Aralık 1945 günü, Long An eyaletinin vatansever bir çiftçi ailesinde, dokuz kardeşin en küçüğü olarak dünyaya gözlerini açmıştı Võ Thị Thắng. Ülkesi sömürgecilerin pençesindeydi. Daha 11 yaşında küçücük bir çocukken, bahçelerindeki gizli tünellerde saklanan direnişçilere yalın ayak mektup ve aş taşıyarak başladı onun yurt sevgisi. 16'sına geldiğinde illegal gençlik hareketlerine katıldı; 17 yaşında ise öğrenci birliği saflarında bir vatan kızı olarak Saygon sokaklarındaydı. Takvimler 1968'in efsanevi Tet Taarruzu'nu gösterdiğinde, ona kritik bir görev verildi: Şehre sızıp halkın mücadelesini arkadan bıçaklayan işbirlikçi bir ajanı etkisiz hale getirmek. Görev başarılamadı; Thắng yakalandı ve ağır işkencelerden geçirildi. Fakat ne o sorgular ne de hücreler onun ruhunu teslim alabildi. Võ Thị Thắng. Suçu, çağın en azgın işgalci postallarına karşı yurdunu, namusunu ve geleceğini savunmaktı. Bu asil öfke, bu sarsılmaz duruş dünyaya yabancı değildi; tarih, emperyalizmin yedi düveliyle sarılan Anadolu topraklarında, her karışını kanıyla savunan Türk kadınının elindeki tüfekte, cepheye mermi taşıyan sırtındaki hırkada aynı ruhu görmüştü. Ha işgal altındaki Anadolu’da sömürgecilere meydan okuyan Şerife Bacılar, Halide Onbaşılar, Kara Fatmalar; ha Saygon’un ortasında zincire vurulmak istenen bu gencecik fidan... Mazlum milletlerin sömürgeci canavara karşı feryadı da, direnişi