Irkımızın gençlikten haberi yok, kısa süren çocukluk dönemini bile bilmez. Çocuklara özgürlük verilsin, çocuklar özel bir gözetim altında yetiştirilsin diye aralıksız istekler yinelenir, üzüntü ve korkulardan uzak yaşasınlar, avare dolaşsınlar, eğlenmek hakları olsun ve bunlar gerçekleşsin diye çaba harcansın; bu istekler hep yinelenir, bu istekleri onaylamayan da yoktur ve bu isteklerden daha onaylanası bir şey bulunamaz; fakat yaşamımız göz önüne alındığında, gerçekleştirilme olasılığı bu isteklerden daha az bir şey de bulunamaz. İstekler onaylanır ve gerçekleştirilmeleri için çaba harcanır ama çok geçmez, her şey eski halini alır. Yaşamımız öyledir ki, çocuklar yürüyüp koşmaya başlar ve çevresini biraz gözlediği anda kendi kendisinin sorumluluğunu taşımak zorundadır. Ekonomik dayatmalar sonucu, birbirimizden dağınık olarak yaşamak zorundayız. Düşmanlarımız sayılamayacak denli çok. Her yere bizim için kurulan tuzakları öngörmek mümkün değil, bu yüzden çocuklarımızı yaşam kavgasından uzak tutmamak zorundayız, tersini yapmak onları ölümün kucağına bırakmak demektir. Bu üzüntü veren nedenlerin yanında, hiç de azımsanmayacak başka bir neden daha var: Irkımıza özgü doğurganlık. Her yeni kuşak kendisinden önceki kuşağın büyük nüfusunu siliyor, çocukların çocukluğunu yaşayacak zamanı yok. Başka ırkların çocukları titiz bir eğitim görseler, öğrenim görmeleri için okullar açılsa, her gün okullardan ırkın yarı nüfusu çıkıp gelse, çocuklar çocukluklarını yaşayacak uzun süreye sahip olabilirler. Ne yazık ki bizim okullarımız yoktur, ırkımız içinden şaşırtıcı denli kısa aralarla, büyüklüğünü kavrayamayacak kadar çok olan çocuklar çıkar ortaya; ıslık çalamasalar da neşeyle öter ya da artlarından gelenlerin itelemesiyle yerlerde yuvarlanırlar; gözleri tam görmese de çevrelerindeki