Ben de bağlayabilirdim seni, gücünden, özgürlüğünden, mutluluğundan yoksun bırakabilirdim; o korktuğun o aradığın acılı kaygıyı ben de uyandırabilirdim içinde. İstemedim. Seni hiçbir kurnazlığa başvurmadan sevmek, göğüs göğüse çarpışmak istedim. Silahları bana sen kendi elinle verirken, hiçbir savunmaya başvurmadan bıraktım kendimi sana. iyi ettiğimi sanıyorum. Bana öyle geliyor ki sevgililer arasındaki bu amansız savaştan daha büyük bir şeydir aşk. Sevdiğimizi açıkça söylememiz, gene de sevilmemiz olanaklı olmalı.
...
Ben sana karşı akıllı bir politika gütmek istemiyordum ki, sevgilim. Yapmacığa kaçamazdım, önlemci olamazdım. Seni seviyordum.
Lea aydınlıktı. Oyun oynamıyor, olmasını istediğimi sandığı biçimde davranmıyordu; yapmacığı, beklentileri yoktu, kendini savunmaya gerek duymuyordu; sadece çok zeki, yetenekli, dürüst, açık sözlü, sevinçle yaşam deneyimini kazanan, kendine, başkalarına ve yaşamın kendisine saygı duyan bir kadındı.
Bugün biryudumkitap'tan aldığım güzel pasajdan sonra bu kitabı okuma listeme eklemeden edemeyeceğim. 9-11 sayfalarından gönderdikleri pasaj bana Dino Buzzati'nin Tatar Çölü romanındaki vadi ve yürüyüş metaforunu hatırlattı. Hele de dün Charles Aznavour'dan Hier Encore ve La Boheme şarkılarını dinleyip inanılmaz duygulandıktan sonra aynı hisleri anlatan üç sanatsal eseri bir çerçevede yorumlayabilecek olmak cezbetti beni. Daha dün Tatar Çölü'nü tekrar okumuştum ve bu kitabı da en kısa sürede okumak istiyorum. İki sayfayı içerecek kadar uzun olmasa pasajı da sizinle paylaşırdım fakat malum...