• Kur’an, bilginin peşinden koşmayı, onu öğrenip öğretmeyi ve biriktirmeyi, zaman ve mekân sınırlaması yapmaksızın bireysel ve toplumsal yükümlülük kılıp, araştırmaya, incelemeye, akletmeye ve düşünmeye ibadet olarak bakar ve ona eşdeğer ahlaki ve dini bir anlamı verir. Bilgi, insan için bir erdem ve kalite işaretidir ve daima değişmeye ve gelişmeye müsait olduğundan dolayı her bilenden daha iyi bir bilen vardır.( 12.Yusuf, 76 ) Bu sebeple toplumun bütün bireylerinin ve katmanlarının bilginin üretilmesinde ve faydalı bir şekilde kullanılmasında etkin bir rol almaları istenmektedir.

    İlim, sözlükte, bilgi, bilim, marifet ve haber anlamlarına gelir. İslam düşüncesinde,  ilim kelimesi, ilk dönemlerde Kur’an ve Sünnette, tekil olarak kullanılmıştır. Bu kullanımlarda, ilim ile sistemli bir bilgi veya bir disiplin değil, daha çok dini hususlara ilişkin münferit bilgi veya tek tek noktaları araştırmaya yönelik bilgi kastedilmiştir. İlmin, özel bir disiplin anlamında kullanımı sonraki tarihlere rastlamaktadır. Somut ve özel bir öğrenim dalı anlamında ya da belli alanlara ait bağımsız disiplinler anlamında çoğul olarak ilimler (ulûm) kavramının ne zaman kullanıldığı bilinmemektedir. Çok erken dönemlerde din hakkında ortaya konulan zengin bilginin belli bir bölümünü bilgi olarak algılayan ve daha çok hukuk veya kelamın münferit noktalarıyla ilgili bir ilim algılamasının oluşmaya başladığı söylenebilir. Bu konularda düzenli bilgi üretilmesiyle birlikte bir bilim dalı ya da eğitim disiplini anlamında ‘ilim’ kullanılmaya başlanmıştır.

    Kur’an-ı Kerim, inmeye başladığı ilk günden itibaren, insanları ilme, bilmeye, öğrenmeye, varlıklar üzerinde düşünmeye ve düşüncelerini sağlam delillere dayalı olarak ortaya koyup tartışmaya davet etti. Bu tür ayetlerin sayısının 700’den fazla olduğu görülmektedir. Kur’an’a göre, bilgiye veya sağlam bilgiye dayanmayan, her hangi bir aklî veya vahyî temeli bulunmayan söz, fikir ve davranışlar geçersiz ve gerçek dışı kabul edildi. (25.Furkan, 5; 68.Kalem, 15; 83. Mutaffifin, 13) Kur’an, “Hiç bilenlerle bilmeyenler birbirine eşit olurlar mı?” (39. Zümer, 9) ayetiyle, bilgiyi başta insan olmak üzere bütün varlıklar ve toplumlar arasında en önemli güç ve üstünlük ölçütlerinden biri olarak kabul eder. İnsanın bilme yeteneği ve bu konudaki başarısı, onu melekler de dâhil bütün yaratıkların üstüne çıkarmıştır. Kur’an, pek çok ayette özellikle bilen, düşünen, akleden, ibret alan toplumları,  düşünen toplum ve akleden toplum olarak övmektedir. (Örneğin bkz.: 30. Rûm, 21; 2. Bakara, 164)

    Kur’an, bilginin peşinden koşmayı, onu öğrenip öğretmeyi ve biriktirmeyi, zaman ve mekân sınırlaması yapmaksızın bireysel ve toplumsal yükümlülük kılıp, araştırmaya, incelemeye, akletmeye ve düşünmeye ibadet olarak bakar ve ona eşdeğer ahlaki ve dini bir anlamı verir. Bilgi, insan için bir erdem ve kalite işaretidir ve daima değişmeye ve gelişmeye müsait olduğundan dolayı her bilenden daha iyi bir bilen vardır.( 12.Yusuf, 76 ) Bu sebeple toplumun bütün bireylerinin ve katmanlarının bilginin üretilmesinde ve faydalı bir şekilde kullanılmasında etkin bir rol almaları istenmektedir.

    Başlangıçta ilimle ilgili tartışmalar, hadis koleksiyonlarında daha çok hadis tahsilinde takip edilecek uygun usûl ve eğitim yöntemini belirlemek ve bilgi dinin temel bir parçası olarak görüldüğünden, bilgi ile dine inanma arasındaki temel ilişki çerçevesinde sürdürülmüştür. Hz. Peygamber, Kur’an’ın ilme verdiği öneme uygun olarak, ilmi, ilim öğretmeyi, ilim öğrenmeyi, bilgi aramak için seyahat etmeyi, ilim adamını, ilim öğrenmek isteyen öğrencileri ve bu yolda çekecekleri sıkıntıları öven, her yaştaki insanı ilme teşvik eden sözler söylemiştir. İlk hadis külliyatının hemen hemen hepsinde İlim Kitabı adıyla bir bölüm konularak, bilginin dini değeri ve incelenmesi yüceltilmiştir. Bu bölümlerde âlimler övülür. Bilginin hukuki, dini anlamı ve önemi gösterilir. Ders verme zorunluluğu, ders verme usulü, yazılı rivayet karşısında hıfzın rolü, bilgi ve amel arasındaki ilişki ve benzeri konular ele alınır. Hz. Peygamber’in hadislerinde ilim, her hangi bir konuya veya disipline hasredilmemiştir. Ancak bilgiyle amel/eylem arasında bir ilişki kurulduğu için, bazı bilginler hadislerde geçen ilmi belli alanlara hasretmek istemişlerdir. Bu yüzden ilk dönemdeki fıkıh ve hadis koleksiyonlarında, genelde ilim/bilgi daha çok hadisler ve hukuk ilkelerinin tesisi anlamlarında ve takva ve dindarlık doğuran dini bilgi için kullanılır. Bazı hadis bilginleri, her ne kadar ilim kelimesiyle, hadis öğrenmeyi ve onunla ilgili bilgi alanlarında derinleşmeyi anlamak istemişlerse de, genel kanaat ilmin belli bir alanın bilgisiyle sınırlandırılmayıp her çeşit bilgiyi içerdiği şeklindedir.

    İslam düşüncesinde sonraki asırlarda ilim, bir terim olarak, kendine özgü hedefleri, temel önermeleri, araştırma alan ve yöntemleri olan ve bir disiplini oluşturan düzenli bilgi şeklinde tanımlanır. İlk dönemlerde Müslümanlar tarafından başlangıçta parça parça ve belli konularda düzensiz bir şekilde ortaya konulan bilgilerin veya ilmi faaliyetlerin,  daha sonra kendine özgü hedefler ve temel önermeler oluşturarak ve belli yöntemler kullanarak düzenli bilgiye veya bağımsız ilmi disiplinlere dönüştüğü görülmektedir. Müslümanların, sadece İslam’ı anlamaya, yorumlamaya, savunmaya ve yaşamaya yönelik ilmi faaliyetlerde bulunmadıkları, buna ilaveten insan kapasitesinin kavrayabildiği bütün bilgi alanlarına yöneldikleri ve her alanda ilmi faaliyette bulundukları bir gerçektir.  İslam düşüncesinde  “bilginin bir değer olduğu” ve “bilenle bilmeyenin bir olmayacağı” gibi Kur’anî ilkelerinden hareketle doğru ve kesin bilgi üretmeye yönelik her çeşit ilmi faaliyet bir çeşit ibadet olarak algılanmıştır. Her bir Müslümanın, yaşı ve cinsiyeti ne olursa olsun,   bilgi üretme süreçlerinin dışında kalmayarak âlim/öğretici, öğrenci, dinleyici veya bunlara destek veren, sevip sayan birer özne olarak rol üstlenmeleri istenmiştir
  • Ebubekir Sifil Hocafendi yazdı:
    Bir gün biri hokkabazlığın tarihini yazacak olursa, hiç şüphem yok seni “tarihin en usta hokkabazları” listesinin başına koyacaktır! Gelmiş geçmiş hokkabazların hiç birisi, cehaleti bilgi, yalanı hakikat diye pazarlamada senin yanına bile yaklaşamaz…
    Hayatın yalan senin; söylediklerin, yazdıkların, anlattıkların, jestlerin, mimiklerin… Utanma hissinden mahrum bırakılmış bir insandan beklenebilecek her anormallik sende; hem de “dip” seviyesinde.. Görmeyi bilenler için “ibretlik”sin!
    Hadis meselesini hadsizce dolamışsın yine o çatal diline; bir yığın yalan, iftira ve iptizal eşliğinde.. Şaşırmadım, çünkü sen, din adına yalan söylemeye, iftira pazarlamaya borçlusun şöhretini. Hadisten bahsederken de ağzından dökülen; yalandan, iftiradan, hıyanetten başkası olmuyor. Allah’tan korkmasaydım, hesap günü endişesi taşımasaydım “mesleğini icra etmiş yine hokkabaz; vazifesini yapmış” der geçerdim..
    Burada yeni haberdar olduğum herzelerine cevap verecek olmam, seni ciddiye aldığımı göstermiyor tabii ki; sen benim nazarımda bir hokkabazdan bir gram fazlası değilsin. Birkaç dakikalık konuşmaya[1] onca yalanı sığdırmak ancak senin gibi profesyonel bir hokkabazın harcı olabilirdi.. İşte bu tiyatral yeteneğine aldanarak yalanlarını hakikat, zavallılığını marifet zannedebilecek insanlar arasında belki senin gerçek yüzünü gören birileri olur, bütün meselem bu!..
    İğrenç yalanlarını aynı sırayla suratına çarpayım:
    I.
    Hadislerin uzun yolculuklarla (rıhle) toplanıp kitaplara kaydedildiğini inkâr sadedinde F. Sezgin hocanın Buhârî’nin Kaynakları‘nı referans gösteriyorsun. Gösteriye başladığın ilk dakikada sirkatini söylüyorsun aslında! Zira
    1. İmam el-Buhârî’nin hadis toplamak için rıhle yapmadığını, Sahîh‘ini, kendisinden önce oluşturulmuş yazılı kaynaklardan istifadeyle, “masa başı faaliyeti”yle oluşturduğunu söylemek için elde mevcut Sahîh-i Buhârî nüshalarına dayanmaktan başka yol yoktur. Senin çapın böyle bir çalışmayı kaldırmaz, biliyorum. Sezgin hoca böyle yaparak oluşturmuştur mezkûr eserini. Peki, suratını şekilden şekle sokarak “Yok! Yok işte..” dediğin nüshalar güvenilir değilse, o nüshalardan hareketle oluşturulmuş bir bilgiyi hangi ahlak ve ilim ölçüsüne dayanarak “güvenilir” kabul ettin?
    2. Fuat Sezgin hoca hadislerin bize kadar intikal tarzı konusunda vehim ve yalanlar üzerine kurulu istişrak faaliyetinin ipliğini pazara çıkarmak için yazılı kaynak ve sistemli tasnif vakıasını –olması gerektiği gibi– h. I. asrın sonları ile II. asrın başlarına kadar götürürken, ahir ömründe bir nadanın bu çabayı, Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnet ve hadisine çemkirmek için arsızca istismar, hatta tahrif ettiğine şahit olsa ne yapardı acaba? İmam Ahmed’in Müsned‘ini tahkik ederken bir kısım hadisleri çıkardığı iftiranı duyunca şaşkınlıktan küçük dilini yutan rahmetli Şu’ayb Arnaût hoca gibi “Kezzâb, kezzâb!” mı derdi, yoksa “Bir doktora görünsün; belli ki denge problemi var” deyip geçer miydi, bilemiyorum…
    Tarafgir ve hatta “düşmanca” tavrıyla malum ve meşhur Ignaz Goldziher bile “Müellifleri tarafından kıymetli olduklarına, kendilerine has ölçülere göre hükmolunup seçilen hadisler ve binlerce hikemî sözler, bizzat bu müellifler tarafından uzun seyahatler neticesinde toplanmıştır. Buhârî, İslam aleminin her tarafında bin kadar şeyh[2] ile temasa gelmişti…” diyerek “rıhle” vakıasını itirafa mecbur olmuşken, sen hangi tohumun meyvesisin ki, “250 yıl sonra biri çıkıp sözüm ona tek tek gezerek topluyor. Bunun koca bir yalan olduğunu, hadisleri tek tek gezerek toplama rivayetinin koca bir yalan olduğunu; at, eşek, deve sırtında binlerce mil giderek (ki buna “rıhle” denir hadis ilminde) hadis topladıkları iddia edilen insanların, basbayağı bunları masa başında başkalarının yazdığı kitapları bire bir kopya ederek yazdığını geçenlerde kaybettiğimiz Fuat Sezgin hoca Buhârî’nin Kaynakları adlı ezber bozan kitabında isbat etmiştir” diyebiliyorsun?
    Kendisi artık hayatta değil; Sezgin hocanın konu hakkında söylediklerini ona niyabeten senin gözüne ben sokmuş olayım:
    “Buhârî’nin hangi tarihte Sahîh‘ini telif ettiğini bilmiyoruz. Umumiyetle at-Târîh al-kabîr‘ini ve muhtelif mevzulara dair küçük hacimli kitaplarını te’lifinden sonra Sahîh‘iyle meşgul olduğunu tahmin ve bunu on altı senede, kaynaklarını birlikte taşımak suretiyle muhtelif ülkelerdeki seyahatları esnasında meydana getirdiğini biliyoruz…”[3]
    “Talab al-ilm veya talab al-hadis diye İslamî edebiyatta mühim bir şey ifade eden faaliyet sadece hadislerin cem’inden ibaret bulunmayıp diğer taraftan cem’olunmuş veya malum hadislerin rivayet selahiyetini ele geçirmeyi de hedef ediniyordu. Samâ’ ve kırâat gibi tahammül al-ilm’in doğrudan doğruya şeyh ile tilmizin temasını zaruri kılan kaidelerinin yanında, şeyh ile tilmizin birbirlerini görmeden, uzak mesafeler ötesinde birbirlerinden rivayet edebilme imkânını veren icâza, mukātaba ve sair nevilerin ortaya çıkmış olmasına rağmen, anlaşılıyor ki asırlar boyunca kitabların veya hadislerin rivayetini esas ravisinden almaya karşı gösterilen rağbet asla zayıflamamıştı.”[4]
    Şimdi cevap ver arsız hokkabaz! Buhârî’nin Kaynakları isimli kitabı okudun mu sen gerçekten? Şayet okuduysan “nerenle” okudun?
    “Rıhle” ile ilgili olarak bir başka eserinde de Sezgin hoca şunları söyler:
    “Hadis ilmine dair kitapların, özellikle de “Tabakātu’l-Muhaddisîn” tarzı eserlerin bize, muhaddislerin, ilim talebi için gerçekleştirdiği meşakkatli yolculuklara (rıhle) dair zikrettiği pek çok kıssa, bu yolculukların, olabildiğince fazla kitabın ve hadisin rivayet iznini (icâzet) mümkün en efdal veçhiyle, yani “semâ’” ve “kırâat” suretiyle almak amacıyla yapılan “ilim yolculukları” olduğunu anlatmaktadır. Bu haberler “kıssa” formundadır ve yanlış anlamalara yol açmıştır. Bu yanlış anlama, muhaddislerin, İslam aleminin dört bir yanına dağılmış bulunan ravilerin hafızasında bulunan hadisleri ilk defa kitaplarda toplamak zorunda bulunduğu şeklinde olmuştur…”[5]
    Bu eserinde hususi olarak İmam el-Buhârî’nin rıhleleri hakkında söyledikleri ise şöyle: “Hadis öğrenimi faaliyetine, diğer meşhur muhaddislerin yaptığı gibi erken yaşlarda başladı. 16 yaşına geldiğinde hacc için Mekke’ye gitti; Mekke ve Medine ulemasından hadis dinledi. Daha sonra Mısır’a gitti. İlim talebi amacıyla Hadis ilminin önemli merkezlerine yaptığı, 16 yıl süren rıhleden sonra, memleketine “meşhur bir alim” olarak döndü…”[6]
    Evet, ortada “koca bir yalan” var, bu konuda haklısın. Ama bu, senin yalan ve iftira imalathanesine dönmüş ağzından çıkan ve tıynetini ele veren iğrenç bir yalan…
    II.
    “Buhârî’nin Sahîh‘ine bakalım örnek olarak. Yani “orijinali var mı?” diye sordunuz. Kitabın müellif nüshası yok. Yani Buhârî’nin eliyle yazdığı nüsha yok ortada. (…) Peki, ondan kopyalayanlar olmuş. Fîrabrî[7] nüshası diye bir nüshadan bahsediliyor kaynaklarda, Nesefî nüshası diye bir nüshadan.. Kopya nüsha. Peki Fîrabrî ve Nesefî’nin ondan kopyaladığı kitapların orijinalleri var mı? O da yok. Peki, onlardan kopyalayan daha çok insandan bahsediliyor; peki o kopyalayanların bir tanesinin orijinali var mı? Maalesef o da yok. Peki o yok, o yok, o yok, o yok… Peki nereye kadar yok? Buhârî’den beş yüz yıl yaklaşık sonrasına kadar yok. 1301 ölümlü olan Yûnînî diye bir adam çıkıyor. Diyor ki bize: “Bu, Buhârî’nin topladığı hadisler: Sahîh. Böyle bir kitap!.. Buhârî hicrî 256’da vefat etti. Arasında yaklaşık 500 yıl var. Ve 500 yıl sonra biri çıkıyor, “Bu, Buhârî’nin Sahîh kitabıdır” diyor. İnanırsanız!..” diyorsun.
    Tahminen hicrî VIII. yüzyıla ait olduğunu ve bilinmeyen bir kaynaktan istinsah edildiğini bizzat söylediğin bir nüshayı Hasan el-Basrî’nin Kader Risalesi diye bir yığın gevezelikle “müellif nüshası” diye pazarlayacak kadar ilimden ve ahlaktan yoksun biri için Sahîh-i Buhârî‘nin müellif nüshasının elde mevcut olup olmamasının ne önemi olur ki? Bütün derdi “meslek icrası” olan ve fakat bunu yaparken dahi üçüncü-beşinci elden çalışmalardan kopyala-yapıştır yapmaktan başka hüneri olmayan sen, Buhârî nüshaları hakkında önündeki nota bakarak konuşurken dahi kirli bir cehalet saçıyorsun.
    el-Yûnînî’ye (701/1302) gelene kadar hiçbir Buhârî nüshasının mevcut olmadığı yalanı, “yalan sahnesi”ne dönmüş yüzüne yakışsa da, hakikatle bağdaşmıyor. Ben yine senin profesyonel hokkabazlığına aldanabilecekler için meseleyi özetleyeyim:
    Sahîh-i Buhârî –diğer pek çok eser için de bahis konusu olduğu gibi– bize kadar üç farklı yoldan gelmiştir:
    1. Eserin rivayetlerinin yazmaları:
    A. Ebû Zeyd el-Mervezî’nin (371/981) İmam el-Buhârî’nin birinci kuşak talebesi el-Firebrî’den (320/932) bizzat dinleyerek oluşturduğu, modern tekniklerle 380-391/980-1000 yıllarına tarihlenen nâkıs bir nüsha el’an mevcuttur.[8]
    B. Yine el-Firebrî’ye ait nüshayı bizzat el-Firebrî’den alan 3 ravisinden dinleyerek ve nüsha farklılıklarını belirterek nakletmiş olan Ebû Zerr el-Herevî’ye (434/1042) ait nüsha, İbnu’s-Seken, el-Asîlî, es-Sicilmâsî, en-Nefzâvî, İbn Manzûr, es-Sıkıllî, es-Sadefî… rivayetleri olarak parça parça da olsa günümüze ulaşmıştır.[9]
    C. el-Firebrî’nin bir diğer ravisi Ebû Muhammed es-Serahsî’ye (381/991) ait nüsha İstanbul’dadır.[10]
    D. Bunlar dışında dünyanın çeşitli kütüphanelerinde varlığı tesbit edilmiş bulunan 492/1098, 507/1113, 534/1139, 551/1156, 556/1160, 571/1175, 576/1180, 591/1194, 593/1196 tarihli nüshalar malumdur.[11]
    2. Sahîh üzerine yapılmış çok çeşitli çalışmalar
    A. Sahîh‘i bizzat el-Buhârî’den alan en-Nesefî ve el-Firebrî’ye talebelik etmiş olan el-Hattâbî’nin (388/998) ilk Buhârî şerhi olan A’lâmu’l-Hadîs‘i elimizde.
    B. ed-Dârekutnî’nin (385/995) et-Tetebbu’ ve’l-İlzâmât‘ı, el-Hâkim en-Nîsâbûrî’nin (405/1014) el-Medhal‘i, Abdülganî b. Sa’îd’in (409/1018) Keşfu’l-Evhâm‘ı ve Ebû Ali el-Ğassânî’nin Takyîdu’l-Mühmel‘i;
    C. el-Hâkimu’l-Kebîr (378/988), el-Hattâbî, ed-Dâvudî (402/1011), İbnu’t-Temîmî (?), İbnu’s-Sâbûnî (1031) ve İbn Ebî Sufre (435/1043) tarafından Sahîh-i Buhârî üzerine yazılmış erken dönem şerhleri.
    D. Sahîhân (el-Buhârî ve Müslim) hadislerini tekrarlarını atarak bir araya toplamak maksadıyla el-Cevzakî (388/998), İbn Şahtîr (402/1011), İbnu’l-Karrâb (414/1023), el-Berkanî (425/1033), Ebû Müslim el-Buhârî (468/1075), İbn Futûh el-Humeydî (488/1095), en-Nu’mânî (488/1095), el-Beğavî (516/1122), İbnu’l-Haddâd (517/1123), el-Murrî (536/1141), İbn Hübeyre (560/1164), Abdülhakk el-İşbilî (581/1185), Ömer b. Bedr el-Mevsılî (588/1192) ve İbn Ebî Hucce (642/1244) tarafından yapılan “Cem” çalışmaları
    E. el-Aynî (855/1451) ve İbn Hacer’e (852/1448) gelene kadar kaleme alınmış 30’dan fazla şerh, 10’dan fazla kısmî şerh/hâşiye, 10 civarında müşkilini beyan, en az 5 adet seçme çalışması, en az 5 adet teracim ve “sülâsiyât” şerhi, en az 7 adet ricâl tanıtımı, en az 5 ihtisar çalışması.
    F. el-İsmâ’îlî (371/981), el-Ğıtrîfî (377/987), ed-Dabbî (378/988), İbn Merdûye (410/1019), Ebû Nu’aym (430/1038) ve el-Berkānî’nin (425/1033) Sahîh-i Buhârî üzerine;
    G. İbnu’l-Ahrem (344/955), el-Mâsercîsî (365/975), el-Berkānî, İbn Mencûye (428/1036), Ebû Zerr el-Herevî (431/1039), el-Hallâl (439/1047), el-Mîlencî’nin (486/1093) Sahîhân üzerine yazdığı “Müstahrec”ler.
    H. Ebû Zerr el-Herevî ile el-Hâkimu’n-Nîsâbûrî’nin Sahîhân üzerine yazdığı “Müstedrek”ler…
    Evet, bütün bunlar tarih boyunca Sahîh-i Buhârî üzerine yapılmış –pek çoğu da basılmış– çalışmalar olarak bu eserin “tevatüren nakledildiği” gerçeğini haykırıp dururken, tek bir yazma nüshanın bulunmayışını diline dolamak neyin çabasıdır? Bugün elimizde bulunan Sahîh-i Buhârî nüshalarının güvenilmez olduğunu söylemeye çalışıyorsan, buna senin çapın da gücün de yetmez.
    3. Hıfz
    Sadece Sahîh-i Buhârî‘nin değil, diğer hadis musannefatının da –tıpkı Kur’an gibi– “ezberlenerek” nesilden nesile aktarıldığı, bu sahayla iştigal edenlerin malumudur. Hadis tarihiyle veya genel olarak İslamî ilimlerin tarihiyle ilgili herhangi bir kaynakta konuyla ilgili mebzul miktarda bilgi bulmak için ilave bir çabaya dahi gerek yoktur. Esasen başka herhangi bir kültürde kolay kolay göremeyeceğimiz şifahî rivayet melekesi, daha isabetli bir tabirle “hıfzederek muhafaza etme” hassasiyeti, bundan önceki 2 maddede kısaca zikrettiğim eserlerin nakil tarzından tamamen bağımsız/kopuk değildir.[12] Adı geçen eserlerin müelliflerinin istisnasız hepsi, Sahîh-i Buhârî üzerine çalışma yaparken “buluntu” nüshalardan[13] değil, sened zinciriyle kendilerini İmam el-Buhârî’ye bağlayan, hoca-talebe ilişkisi içinde aldıkları nüshalar üzerinden yürütmüşlerdir çalışmalarını. Elde mevcut herhangi bir şerhin giriş kısmına bakmakla bile bu husus kolayca teyit edilebilir.
    İşbu şifahi rivayetlerin, İmam el-Buhârî’den itibaren ulaştığı tevatür dolayısıyladır ki, elde hiçbir yazılı nüsha bulunmasaydı bile, bugün Sahîh-i Buhârî adıyla tedavülde bulunan eserin İmam el-Buhârî’ye aidiyeti konusunda en küçük bir şüphe duymayacaktık.
    Anlayacağın hokkabaz efendi, el-Buhârî’den yaklaşık 500 yıl sonra el-Yûnînî’nin elinde gördüğümüz Sahîh-i Buhârî nüshası hüdayi nabit ortaya çıkmadı. Kendisini İmam el-Buhârî’ye bağlayan o sened zincirleri olmasaydı bu ümmetin uleması el-Yûnînî’ye Mustafa İslamoğlu muamelesi yapardı!..
    el-Yûnînî hakkında hafız ez-Zehebî diyor ki: “(…) Kendisinden çok istifade ettiğimiz hocamız. (…) Baalbek ve Dimaşk’ta kendisinden çok ilim/rivayet aldım. (…) Sahîh-i Buhârî‘yi istinsah ve tahrir etti. İstinsah ettiği nüshayı aslıyla 1 senede mukabele ettiğini ve 11 kere dinlettiğini bana söylemişti…”[14]
    ez-Zehebî’nin bir başka eserinde de şu bilgileri buluyoruz: “(…) es-Sahîh‘i İbnu’z-Zebîdî’den dinledi. Bu zat bu eseri rivayet eden en âlicenap kişiydi. İbnu’s-Sabbâh, Mükrem, İbnu’l-Lettî, el-Erbilî, Abdülvâhid b. Ebi’l-Madâ’, Ca’fer el-Ma’medânî, İbnu’l-Mukayyir, İbnu’r-Ravvâc, İbnu’l-Cümeyzî ve daha birçok kimseden de dinledi. Ebû Ali İbnu’l-Cevâlîkî ve bir grup alim Bağdat’tan, Mahmûd b. Mende ve bir grup alim Esbehan’dan, Ebu’l-Hattâb b. Dıhye ve bir grup alim Mısır’dan kendisine icazet verdi. (…) es-Sahîh‘i kopya etti, pek çok nüsha üzerinden kontrolünü gerçekleştirdi ve birçok defa aslıyla mukabele etti. Sonra o nüshayı İbn Mâlik’e[15] okudu…”[16]
    İslamî rivayet sisteminde her bir eser, sahibinden itibaren bir sonraki nesle bir yandan imlâ, semâ’, kırâat, arz vd. usullerle aktarılırken, aynı zamanda mukabele edilmiş kopya nüshalar da oluşuyordu. Sahîh-i Buhârî de aynı şekilde musannıfından itibaren el-Yûnînî’ye gelene kadar zaten hoca-talebe ilişkisi içinde ve icazet sistemiyle aktarılmıştır. Bu aktarım hem eserin bu iş için akdedilen özel meclislerde okunması hem de her bir aşamasında asıl nüsha ile istinsah edilen nüshanın mukabele edilmesi suretiyle gerçekleşmiştir.
    Bu söylediklerim aynen el-Yûnînî’nin mesaisi için de geçerlidir. Acaba el-Yûnînî o meşhur çalışmayı hangi nüshaları esas alarak gerçekleştirmişti?
    Şu nüshaları:
    · Ebû Zerr el-Herevî (434/1043) nüshası: el-Firebrî’ye üç ayrı raviyle (el-Müstemlî, es-Serahsî, el-Küşmîhenî) bağlanan bu nüsha el-Yûnînî’ye, Abdülcelîl (459/1067) tarikiyle İbn Hutay’e (560/1164) üzerinden ulaşmaktadır. Türkiye ve Fas’ta tesbit edilmiş kopyaları mevcuttur.
    · el-Asîlî (392/1002) nüshası: el-Firebrî’ye iki ayrı ravi (el-Cürcânî ve el-Mervezî) üzerinden bağlanan ve meşhur Mâlikî fakih ve muhaddisi İbn Abdilberr (463/1070) tarafından nakledilmiş olan nüshadır.
    · İbn Asâkir (571/1175) nüshası: 80 cilt halinde basılmış bulunan[17] ünlü Târîhu Medîneti Dimaşk isimli eserin müellifi olan İbn Asâkir’in bu nüshası, el-Firebrî’ye, el-Küşmîhenî ve İbn Şebbûye üzerinden ulaşmaktadır.
    · es-Sem’ânî (602/1205) nüshası: “Ebu’l-Vakt” diye bilinen hadis hafızı Abdülevvel b. Îsâ el-Herevî’nin es-Serahsî üzerinden el-Firebrî’ye ulaşan senediyle naklettiği bu nüsha, el-Ensâb başta olmak üzere birçok meşhur eserin sahibi es-Sem’ânî tarafından Ebu’l-Vakt’a okunmak suretiyle oluşturulmuştur.[18]
    Şunu da eklemiş olayım: Sahîh-i Buhârî nüshaları arasında karşılaştırma çalışması yapmak el-Yûnînî’ye mahsus değildir. es-Sâğânî (650/1252) gibi el-Yûnînî’den önce bu çalışmaları yapanlar olduğu gibi, es-Sehârenpûrî (1297/1880) gibi ondan sonra da yapanlar olmuştur.
    Bütün bunlar senin için bir şey ifade ediyor mu bay hokkabaz?
    III.
    “Ondan[19] onlarca yıl sonra iki kişi daha çıkıyor mesela. Aynî diye biri Buhârî’nin Sahîh‘ini şerh ettiğini söylüyor; “Bu da Buhârî’nin kitabı” diyor. Yine İbn Hacer el-Askalânî diye biri, Fethu’l-Bârî diye bir şerh yazıyor Buhârî’nin kitabına. “Bu da Buhârî” diyor. Ve biz üçünü[20] yan yana koyuyoruz; ama arasında tonlarca fark buluyoruz. Dolayısıyla hangisi Buhârî’nin kitabı?” diyorsun ya;
    el-Yûnînî’den “onlarca yıl sora”[21] ortaya çıktığını söylediğin el-Aynî ve İbn Hacer’den önce Sahîh-i Buhârî üzerine –bir kısmını yukarıda özetle ifade ettiğim– düzinelerce çalışma yapıldığı ve bunların önemli bir bölümü de matbu olduğu halde, arada kocaman bir boşluk varmış gibi konuşman hem cehalet hem hıyanet.. Ama ben burada başka bir nokta üzerinde duracağım: Şu “tonlarca fark” meselesi!
    Şimdi cevap ver hokkabaz:
    1. el-Yûnînî ile İbn Hacer ve el-Aynî arasında “buluyoruz” dediğin o “tonlarca fark” nedir? Buna dair birkaç, evet sadece “birkaç” örnek ver ki, pişkince söylediğin yalanlara kanan insanlara “Evet, bu üç metnin üçü de el-Buhârî’ye ait olamaz” dedirtecek kadar birbirini nakzetsin!
    2. İbn Hacer Fethu’l-Bârî‘yi telif ederken Sahîh-i Buhârî metnin ihtiva ettiği hadisleri bablara bütün olarak koymak yerine, üstünde duracağı kelimeleri/cümleleri şerhine parça parça almıştı. Günümüzde mevcut baskılarda ise Buhârî hadislerini her babda kâmilen buluyoruz. Sen hangi baskıyı esas aldın “İbn Hacer’in esas aldığı Buhârî metni budur” derken? Ve niçin o baskı?
    3. İbn Hacer ve el-Aynî gibi şarihlerin mufassal şerhleri de, konu hakkında özel olarak kaleme alınmış –İbn Abdilhâdî’nin el-İhtilâf Beyne Ruvâti’l-Buhârî‘si gibi– monografiler de elimizde.[22]
    4. İbn Hacer ve el-Aynî’nin şerhlerini –üstelik de el-Yûnînî edisyonu ile karşılaştırmalı şekilde!!– eline alıp incelemiş numarası yaparak sokaktaki insanı kandırman mümkün olabilir. Senin böyle numaralarda ne kadar usta olduğunu biliyorum. Onun için mesela “esas aldıkları rivayet aynı (Ebû Zerr el-Herevî rivayeti) olduğu halde neden “hasılı tahsil” pahasına bu iki şerhi karşılaştırdın da, mesela en-Nesefî rivayetini esas alan el-Kastallânî şerhini bahse konu etmedin” diye bir soruya muhatap olsan, eminim ki o meşhur kıvraklığınla bunun da altından kalkarsın sen!!
    5. Hazır bu kopyayı da vermişken şöyle sorayım o zaman: el-Aynî veya İbn Hacer şerhiyle el-Kastallânî şerhi arasında, Sahîh-i Buhârî‘nin eldeki nüshalarının mevsukiyetini ciddi biçimde zedeleyecek birkaç örnek ver de, kamuoyu senin arsız bir sahtekâr olmadığını görsün!
    IV.
    “Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘i on yedinci yüzyılda, on yedinci yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkıncaya kadar, hicrî 241 yılında vefat etmiş olan Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘i yok ortada! Yani o öldükten ne kadar sonra diyelim, yaklaşık 900-1000 yıl sonra önümüze bir kitap çıkarıyorlar; “Bu Ahmed b. Hanbel’in Müsned‘idir” diyorlar. İnanırsanız” diyorsun.
    Geri zekâlı bir insan dahi, mahcup olmamak için, konu hakkında ağzını açmadan önce gidip literatüre şöyle bir bakar. Ama senin ar damarın çürümüş olduğu için mahcup olamıyorsun, utanamıyorsun.
    İmam Ahmed’in Müsned‘i ile ilgili söyleyeceklerim de Sahîh-i Buhârî hakkında söylediklerimden farklı olmayacak. Bu eserin de bize kadar nakli 3 şekilde olmuştur: Yazma metinler, üzerine yapılan çalışmalar ve hafıza.
    1. Yazma metinler.
    XVII. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıktığını söylediğin Müsned‘in, 6/12, 7/13, 8/14, 9/15, 10/16. asırlara ait yazma nüshaları el’an çeşitli kütüphanelerde mevcut.[23]
    2. Üzerine yapılan çalışmalar.
    * Müsned‘deki hadisleri alfabetik sıraya koyarak zikreden bir eser ile, muhtevalarına göre bablara dağıtıldığı bir çalışmanın yazmaları Sezgin hoca tarafından zikredilmiştir.[24]
    * Bir diğer “tebvîb” çalışmasının yazması Tübingen’dedir.[25]
    * Nûruddîn el-Heysemî (807/1405) Müsned‘de bulunup da Kütüb-i Sitte‘de bulunmayan hadisleri (zevâid) Gâyetu’l-Maksad isimli eserinde toplamıştır. (“el-Heysemî” adını iyi biliyorsun. Üç Muhammed adlı o ucube kitapta bu hadis hafızının –bilahare burada zikrettiğim eserini de ihtiva eden ve “zevâid” edebiyatının en muhteşem örneğini oluşturan Mecma’u’z-Zevâid isimli muhalled eserini, “rivayet adına eline geçen her şeyi içine alan” diye nitelendirmiştin. Ta o zaman ettiğin lafların adamı olmadığını görmüş, uyarmıştım seni; hatırlıyorsun değil mi?..)
    * İbn Hacer el-Askalânî, Müsned‘deki hadisler üzerine “etrâf” çalışması yapmış, yani bu eserdeki hadislerin metinlerini ilk kelimelerini esas alarak alfabetik sıraya koymuştur.[26]
    Bunlar dışında matbu eserler arasında İbnu’l-Cevzî’nin (597/1201) Câmi’u’l-Mesânîd‘i[27] ile İbn Kesîr’in (774/1373) Câmi’u’l-Mesânîd ve’s-Sünen‘i[28] de Müsned‘in muhtevasını aktaran eserler arasında ilk akla gelenlerdir. Her iki müellif de anılan eserlerinde muhtevalarını aktardıkları temel kaynakları, müelliflerine varan sened zincirleriyle almışlardır. Söz konusu senedler eserlerin baş taraflarında mezkûrdur.
    V.
    “Hadisler hadis kitabına girinceye kadar başına gelen, pişmiş tavuğun başına gelmemiş. (…) Siyasî, sosyal, ekonomik, dinsel, kabilevî nedenlerle hadisler yamuluyor yolda gelirken…” diye başlayıp devam eden herzeleri yemek için kendine sordurduğun “Hadis kitaplarının orijinalleri elimizde var mı? En eski nüshalar hangi tarihlere aittir?” sorusuna suratını bin bir şekle sokarak verdiğin cevaptan da hemen anlaşılacağı gibi, senin derdin hadis kitaplarının orijinal nüshaları falan değil; sıkıntın hadislerin bizzat kendisi!
    Hadis/sünnet konusundaki karın ağrın müzmin bir maraz haline dönüştüğü için sen, o meş’um ağzını her açtığında utanç verici biçimde biraz daha batacaksın “hızlân” bataklığına ve çırpındıkça daha da gömüleceksin, ta ki helak olup gidene kadar.
    Benim derdim, önce mahkeme-i kübraya “münker karşısında susmuş insan” olarak çıkmamak; ikinci olarak da senin zehirli ağına düşmek üzere olanlardan velev bir kişiye olsun senin gerçek yüzünü gösterebilmek. Onun için uzun bir cevap verme ihtiyacı hissettim.
    Yoksa salt “akademik/entelektüel saik”le bir kimse böyle bir soru sorsa ya da kendisine sorulan soruya cevap arasa, sadece takdir edilir. Ve dahi insafa davet etmek için de sorulur: Dünya üzerinde 1000-1200 sene öncesinden günümüze salimen gelmiş kaç yazma eser gösterilebilir?..
    Vesselâmu alâ menittebe’a’l-hüdâ…
    Yazmalardan Birkaç Örnek
    Sahîh-i Buhârî’nin Alphonse Mingana koleksiyonundaki el-Mervezî nüshasının ilk sayfası.



    Alphonse Mingana koleksiyonundaki el-Mervezî nüshasının iç sayfalarından bir örnek.


    Sahîh-i Buhârî’nin VI. cüzünün Milli Kütüphane-1123’de kayıtlı nüshasının ilk sayfası.


    Müsned’in ilk cüzünün, (Feyzullah Efendi) bir nüshasının semâ’ kayıtlarının bulunduğu ilk sayfası. En üstte bu cüzün İbnu’n-Neccârî’ye (690/1291) okunduğu kayıtlı. Bu zat meşhur müsnid Fahruddîn Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed es-Sâlihî el-Hanbelî’dir. Sayfanın alt tarafındaki kayıtta bu cildin 656/1258 yılında semâ’ edildiği, mecliste kıraatın Şemsuddîn Muhammed b. Abdirrahîm b. Abdilvâhid (688/1289) tarafından yapıldığı, en altında ise bu nüshanın Abdurrahman b. Muhammed b. Ahmed el-Makdisî (682/1283) tarafından tashih edildiği belirtiliyor.


    Bitirirken iğneyi kendimize batılarım:
    Burada fotoğrafını verdiğim yazmalar düzinelercesi arasından rastgele aldığım örneklerdir. Türkiye’deki yazma eser kütüphanelerinde titiz bir fihristleme çalışmasının henüz tam olarak yapılamadığını biliyoruz. Kültür Bakanlığı’ndan vakit geçirmeden bu hayatî alana el atmasını bekliyoruz.
    Böyle bir çalışmanın gerçekleşmesi halinde pek çok eserin varlığının gün yüzüne çıkacağı kesindir. Aynı durum şu veya bu oranda dünyadaki İslamî yazmaların bulunduğu pek çok kütüphane için de geçerlidir.
    Bir yandan bu gerçek, diğer yandan da Muhammed Zâhid el-Kevserî, Şu’ayb el-Arnaût, Fuat Sezgin vb. gibi yazma eserler alanında vukufiyet kesbetmiş mütehassıslar yetiştirme konusundaki aymazlığımız Mustafa İslamoğlu gibi tiplerin tahrifat ve tahribatına zemin oluşturuyor ne yazık ki…
    Doç. Dr. Ebubekir Sifil – 30 Temmuz 2018
    [Dipnotlar]
    [1] https://www.youtube.com/watch?v=psY4-Q7xB0U
    [2] Hadis terminolojisinde “şeyh”, kendisinden hadis alınan ravi hakkında kullanılan (bir nevi “hoca” anlamında) bir tabirdir.
    [3] Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, 169.
    [4] Sezgin, a.g.e., 32.
    [5] Sezgin, Târîhu’t-Turâs, I/2, 136.
    [6] Sezgin, Târîhu’t-Turâs, I/2, 221.
    [7] Bu nisbeyi de “Fîrabrî” şeklinde –birinci “i”yi uzatarak– telaffuz ediyorsun; yanlış! Doğrusu “Firebrî” olacak.
    [8] Alphonse Mingana’nın (1973) şahsî kütüphanesinde mahfuz bulunan bu nüshanın durumu ve hususiyetleri için bkz. Abdülvahap Özsoy, Buhârî Nüshaları ve Nüsha Farklılıkları, 156 vd.
    [9] Muhammed el-Menûnî, “Sahîhu’l-Buhârî fi’d-Dirâsâti’l-Mağribiyye”, Mecelletu Da’veti’l-Hakk, I, 511 vd. el-Menûnî adı geçen makalesinde şu veya bu oranda günümüze ulaşmış bulunan 11 nüsha hakkında bilgi vermektedir. Ayrıca bkz. Cum’a Fethî Abdülhalîm, Rivâyâtu’l-Câmi’i’s-Sahîh, 374 vd.;
    [10] Sezgin, Buhârî’nin Kaynakları, 190.
    [11] Abdülvahap Özsoy, Buhârî Nüshaları ve Nüsha Farklılıklarının Mahiyeti Üzerine, 156.
    [12] İslamî rivayet kültüründe ezberin yeri/önemi ve hafızasıyla isimlerle ilgili anekdotlar için bkz. İbn Hilâl el-Askerî, el-Hass alâ Talebi’l-İlm; el-Hatîbu’l-Bağdâdî, el-Hass alâ Hıfzi’l-Hadîs; İbnu’l-Cevzî, el-Hass alâ Hıfzi’l-İlm…
    [13] Hadis tarihinde “vicâde” denilen buluntu nüshalardan rivayetin pek tensip ve tenezzül edilen bir şey olmadığı yine ehlinin malumudur. Vicâde’lerden yapılan nakillerin makbuliyeti için belli şartlar bulunmalıdır. Konunun detayları için Usul-i Hadis kaynaklarına başvurulmalıdır.
    [14] ez-Zehebî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, II, 40.
    [15] Elfiye sahibi meşhur Nahiv alimi.
    [16] ez-Zehebî, Zeylu Târîhi’l-İslâm, 18.
    [17] Ömer b. Ğarâme el-Amravî tahkikiyle, Dâru’l-Fikr, Beyrut-1415/1995.
    [18] Bkz. Arafat Aydın-Ali Albayrak, “Sahîh-i Buhârî Nüshalarına Dair Yani Bulgular: Bulak Baskısı, Yûnînî Yazmaları ve Abdullah b. Sâlim el-Basrî Nüshası”, İslâm Araştırmaları Dergisi, sayı: 35, yıl: 20169-10; el-Kastallânî, İrşâdu’s-Sârî, I, 40; el-Kettânî, er-Risâletu’l-Müstetrafe, 25 vd.
    [19] el-Yûnînî’den.
    [20] el-Yûnînî nüshası ile el-Aynî ve İbn Hacer şerhleri.
    [21] Aslında yaklaşık bir buçuk asır sonra!
    [22] Ebû Mes’ûd ed-Dimaşkî’nin Etrâfu’s-Sahîhayn‘da ve Ebû Ali el-Ğassânî’nin Takyîdu’l-Mühmel‘in sonunda yatığı gibi, farklı maksatlarla kaleme alındıkları halde nüsha ihtilaflarına da değinen eserler de mevcuttur.
    [23] Sezgin, Târîhu’t-Turâs, I/2, 220-1.
    [24] Sezgin, a.g.e., I/2, 221.
    [25] Brockelmann, Târîhu’l-Edebi’l-Arabî, III, 311.
    [26] İtrâfu’l-Müsnidi’l-Mu’telî adını verdiği bu çalışma da matbudur.
    [27] İmam Ahmed’in Müsned‘i, Sahîhân ve Sünen-i Tirmizî‘deki hadislerin, sahabî ravilerinin alfabetik sırasına göre dizilmesiyle oluşturulmuştur; 8 cilt halinde matbudur.
    [28] Ahmed b. Hanbel, Ebû Ya’lâ ve el-Bezzâr’ın Müsned‘leri, Kütüb-i Sitte ve et-Taberânî’nin iki Mu’cem‘indeki hadislerin sahabî ravilerinin alfabetik dizilimine göre zikredildiği bu eser de 37 cilt halinde basılmıştır. İbn Kesîr’in ömrü vefa etmediği için tamamlayamadığı Ebû Hureyre (r.a) müsnedlerinin bir kısmı da bu baskıda Abdüsselâm b. Muhammed Allûş tarafından eserin sonuna ilave edilmiştir.
    Daha çok malumat için Ebubekirsifil.com adresine bakınız
  • Ehli Sünnet Velcemaat nedir? Ehli Sünnet neden önemlidir?

    Müslüman olmanın en temel şartlarından bir tanesi “kelime-i şahadet” getirmektir. Bu kelimeyi dili ile söyleyip kalbi ile tasdik eden bir insan “ben Allah’tan başka bir ilah olmadığına ve Hazreti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)in O’nun kulu ve Resulü olduğuna iman ettim” demektedir.

    Görüldüğü gibi Müslüman olmak bile öncelikle “iman” yani “inanmak” ile alakalıdır. Dolayısıyla İslam’da “inanç sisteminin” çok büyük bir yeri ve önemi vardır.

    Mesela Kur’an-ı Kerim’de Hırısitiyanların Hazreti İsa’yı ilah edinmeleri, Allah için “üçün üçüncüsü” ifadelerini kullanmaları gibi inanç sapıklıkları reddedilmiştir. Yahudilerin “Üzeyr Allah’ın oğludur”demeleri gibi sapıklıkları reddedilmiştir. Yine örneğin Allah’a nasıl inanılması gerektiği ihlas suresinde ana maddeler şeklinde sıralanmıştır.

    Dolayısıyla İslam’da inanç sistemini önemi ortaya çıkarken; İslam’da nasıl inanılması gerekiyor? Bir Müslüman nasıl inanmalıdır? Bir Müslümanın inancı nasıl olmalıdır? Gibi soruların mutlaka cevap bulması gerekiyor.

    Peki, bu sorular neye göre cevap bulacak? Yani bir Müslüman inancını neye göre tesis edecek? Bir şeye hangi şekilde inanmak Allah katında kabul olur?

    İşte Ehli Sünnet Ve’l-Cemaat kavramının önemi bu noktadan sonra ortaya çıkıyor. Çünkü az sonra Kur’an ve sünnetten getireceğimiz deliller bize Ehli Sünnet Ve’l-Cemaat kavramının tarifini yapıyor.

    Öncelikle bu cümlenin ne manaya geldiğine bakalım:

    “Ehli” demek “ailesinden” yani “onlardan”demektir.

    “Sünnet” Peygamberimizin yolunu

    “Cemaat” ise Ashabını işaret eder.

    Yani “Peygamberimiz ve Ashabının yolundan” demektir. Evet, bizler Ehli Sünnet Ve’l-Cemaatiz derken Peygamberimiz ve Ashabı nasıl inanmış ise biz de öyle inanıyoruz demiş oluyoruz.

    Şimdi “Sünnet” ve “Cemaat” ifadelerine tek tak bakalım ve delillerimizi ortaya koyalım:

    1- SÜNNET

    Allahu Teala (Celle Celaluhu) Peygamberimize hitaben buyuruyor ki:

    “De ki: “İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar büyük bir (beyan ve) basiret üzere Allah’a çağırırız. Allah’ın şanı yücedir. Ben Allah’a ortak koşanlardan değilim.”(Yusuf 108)

    Allahu Teala, Peygamberine söyletiriyor ve O’nun ağzıyla O’nun yoluna çağırtıyor. Aslında çağrıyı Allahu Teala yapmış oluyor ve “Bu Resulümün yoludur” denmiş oluyor.

    İşte burada SÜNNETkavramı ortaya çıkıyor. Allahu Teala burada “Bu Allah’ın yoludur” da buyurabilirdi. Ama Resulünü ön plana çıkarttı ve O’nun yoluna uyulması gerektiğini bildirdi. Ve ayrıteyen Rabbimiz “ben ve bana uyanlar” demesini emrederek yine SAHABEYİ de burada zikretti.

    Ayetin tefsirinde de geçtiği üzere:

    İbni Abbâs (Radıyallâhu anhümâ) şöyle buyurmuştur: “Gerçekten Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) ve ashabı en güzel bir yol ve en üstün bir hidâyet üzere bulunmuştular. Onlar ilmin madeni, imanın hazinesi ve Rahmân’ın ordularıydılar.”

    İbni Mes’ûd (Radıyallâhu anh) şöyle buyurmuştur: “Bir kimseyi izleyecek olan, vefat etmiş olan sahabeyi örnek alsın! İşte o Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ashabı bu ümmetin en hayırlıları, en iyi kalplileri, en derin ilme sahip olanları ve yapmacık hareketlerden en uzak olanlarıydılar. Onlar Öyle bir toplumdu ki Allâh-u Te’âlâ onları, peygamberi Muhammed (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in arkadaşlığı ve dininin nakli için seçmişti, öyleyse siz de onların ahlâkına benzemeye çalışın ve yollarına uyun! Çünkü dosdoğru yol üzere bulunanlar ancak onlardır!”(Hâzin)

    2- SÜNNET VE CEMAAT

    Bir başka ayet-i Kerimede ise Rabbimiz bir kişinin imanının Peygamberimiz ve Ashabı gibi olmadan muteber olmayacağını buyurmutur.

    “Eğer onlar böyle sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse gerçekten doğru yolu bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse onlar elbette derin bir ayrılığa düşmüş olurlar. Allah onlara karşı seni koruyacaktır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Bakara 137)

    Ayette “siz” ifadesi kullanılmış ve Peygamberimiz ile Ashabı açıkça işaret edilmiştir.

    Ayetin Arapçasında “bi misli mâ amentüm”diye geçmektedir.

    Karşılığı: Sizin inancınızın misliyle yani birebir tıpatıp aynıyısıyla demektir.

    Evet burada da PEYGAMBERİMİZ ve ASHABI açıkça beyan edilmiş ve SÜNNET – CEMAAT bağlantısı kurulmuştur.

    Bu ayetlerden ortaya çıkan netice PEYGAMBERİMİZ’in yolunun tutulması gereken yol, PEYGAMBERİMİZ VE ASHABININ inancının da inanılması gereken şey olduğudur. Peygamberimizin ve Ashabının dışındaki inançların ALLAH katında muteber olmadığıdır.

    İşte Allah katında muteber olan yola biz bu ayetleri göz önünde bulundurarak EHLİ SÜNNET V’EL CEMAAT diyoruz.

    AYRILDILAR

    Dolayısıyla Sünneti inkar edenler (hariciler vb.) zaten bu yoldan sapmıştırlar. Sahabe-i Kirama küfredenler, lanet okuyanlar (şia vb.) bu yoldan sapmıştırlar. Peygamberimiz ve Sahabesinin inancına aykırı olarak (kaderi inkar gibi) görüş ortaya atanlar (Mutezile, Kaderiyye vb.) bu yoldan sapmıştırlar.

    Yani Allah Resulünü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve Ashabını (Radıyallahu anhum) devre dışı bırakıp kendi kıt aklına, felsefesine göre yorum yapanlar, Peygamberimiz ve Ashabından gelen bu dine “uydurma din” deyip kendi yorumunu din diye yutturmaya çalışanlar “Allah katında muteber olan” inanç yolundan sapmıştırlar.

    Mesela Peygamberimiz ve Ashabı kadere iman ediyorlar iken biri kalkıp “kader yoktur” diyor, diğeri “Her şey yazılmıştır kişi yaptığından mesul değildir” diyor, Peygamberimiz ve Ashabı müteşabih ayetleri yorumlamaz iken biri kalkıp “Allah arşta oturuyor” diyor, diğeri “Allah’ın eli yüzü vardır” diyor. Biri kalkıp “sahabeya lanet” okuyor, diğeri “cennet cehennem ebedi değil” diyor, bir diğeri “Allah geleceği bilmez” diyor vs…

    Böylelikle sapıyor ve saptırıyorlar.

    PEYGAMBERİMİZ DE İŞARET ETTİ

    Ayette “bu benim yolum de” buyrulan Hak yolun sahibi Peygamberimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de bu konuda ayetleri tefsir edercesine şöyle buyurdular:

    “Yahudiler yetmişbir fırkaya ayrıldılar. (Bunlardan) biri Cennette, yetmişi atestedir. Hıristiyanlar da yetmiş iki fırkaya ayrılmıştır. (Onlardan da) yetmişbir fırka ateste, biri cennettedir.

    Muhammed’in canı (kudret) elinde bulunan (Allah-u Teal’âya) yemin ederim ki elbette benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bir fırka Cennette yetmiş iki fırka ateştedir. Bunun üzerine: “Ya Resulullah! Cennette olan fırka kimlerdir?” diye soruldugunda, Resulullah: (Sallallahu Aleyhi Ve Sellem) “(Ehl-i Sünnet Ve’l) Cemaattir.” diye cevap verdi. (lbn-i Mace, Fiten:17 No: 3992 2/1322 Ebu Davud, Sünnet: 1 Na: 4596 2/608 Ahme4 Fbn-i Hanbel, Müsned Na: 8404 3/229)

    Görüldüğü üzere Peygamber Efendimiz de açıkça bu gerçeği bizlere haber vermiştir. Buyurduğu gibi de olmuş, Ümmet sonradan ortaya atılan fikir ayrılıkları ile parçalara bölünmüştür.

    Bu bölünmüşlük amel bakımından olmayıp “inanç” bakımındandır. Peygamberimiz ve ashabının yolundan ayrılanların özellikleri ve buna bağlı olarak sebepleri vardır:

    – Deliller bütün olan ayet ve hadislerin özüne ve temeline vakıf olamamak

    – Felsefi yabancı akımların tesirinde kalarak ayet ve hadisleri yanlış tevil etmek

    – Kur’an’ın üslubuna ve arap dilinin özelliklerine vakıf olamamak

    – Müteşabih ayetleri kendi görüşü ile yorumlamak

    – Ashabı Kiram’a karşı art niyetli olmak

    – Peygamberimizin fiili, kavli, takriri sünnetine karşı olumsuz tavır sergilemek.

    – İşine gelmeyen hadisleri sahih olmadığı veya mütevatir olmadığı gerekçesiyle reddetmek

    – Kendi batıl mezhep anlayışlarını desteklemek için hadis uydurmak.

    – Çoğunluktan ayrılarak azınlık ruh haliyle karşı tarafı tekfir etmek

    – İslam’ın sarsılmaz temel inanç sistemini (Allah’ın ilmi gibi) tartışmaya açmak

    EHLİ SÜNNET İNANÇ SİSTEMİ

    Peygamberimiz ve Ashabının nasıl inandığını ise İmam Maturidi ve İmam Eşari (Allah onlardan razı olsun) deliller ışında ortaya koymuşlar , sonradan ortaya çıkarak Peygamberimiz ve Ashabının yolundan ayrılan Ehli bidatin iddialarını deliller ışığında çürütmüşler ve bu inanç esaslarını sistemleştirmişlerdir.

    Bu inanç sistemini alıp incelediğimizde Kur’an, Sünnet ve Ashabını buluyoruz. Diğerlerinde ise kiminde Kur’an var Sünnet yok, kiminde Ashab yok, Kiminde hiç biri yok sadece o kişinin yorumları var.

    Dolayısıyla bir Müslümanın neye tabi olacağını, nasıl inanacağını belirlemesi için bu kriterleri araması gerekmektedir.

    Kur’an > Sünnet > Ashab

    Şia’ya mı tabi olacaksın? Bir bak! Sahabe var mı? Yoksa kaç oaradan…

    Haricilere mi tabi olacaksın? Bir bak, Sünnet var mı? Sahabe var mı? Yani bir şeyi Resulüllah’a ve Ashabına müracaat ederek mi yoksa kendi yorumlarıyla mı yapıyorlar?

    Bu gün tabi olduğun kişilere bak! Bir ayeti tefsir ederken orada Resulüllah ve Ashab var mı? Yoksa kaç oradan.

    İnanç ile alakalı bir problem çözülürken Resulüllah ve Ashabı yoksa kaç oradan…

    Hem de aslandan kaçar gibi kaç… Çünkü imanın gitme tehlikesi var, imanın Allah (Celle Celaluhu) katında muteber olamaması tehlikesi var.

    EHLİ SÜNNETİN ÖNEMİ

    Ehli Sünnetin ve müdafaasının önemi inşaAllah anlaşılmıştır. İslam düşmanları, Şeytan’ın askerleri “Allah katında muteber olan” bu inancı yer yüzünden silmek için var güçleri ile mücadele ediyorlar. Dünyanın her yer yerinde Sunnilik hedefte. Sunni olan halklar her zaman tehdit altında.

    Öncelikle silah ile ele geçirme çalışıyorlar. O halkın alimlerini asıp kesip cahil bırakıp kendi yetiştirdikleri sapıkları salıyorlar.

    Bunda bir nebze başarılı oluyorlar. Daha sonra her koldan sapık fikirleri o Müslüman halka aşılamaya çalışıp bir de Resulüllah ve ashabının yolunu “uydurma din” diye damgalatıp yutturuyorlar.

    MÜSAADE ETMEYECEĞİZ

    Şeytanın askerlerine karşı bütün imkanlarımız ile savaşacağız. Peygamberimizin buyurduğu üzere sapık fırkalar mutlaka olacaktır ancak biz kaç kişiyi kurtarabilirsek ve kaç kişinin imanının muteber olmasında vesile olabilirsek onu kâr bileceğiz…

    Durmadan, bıkmadan, yorulmadan mücadeleye devam edeceğiz…
  • Alimler, peygamberlerin varisleridir.
    Ebu Davud, 3641