31 Mart ayaklanması, II. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'da yönetime karşı yapılmış büyük bir ayaklanmadır. Rumi takvime göre 31 Mart 1325'te (13 Nisan 1909) başladığı için bu adla anılmıştır. İsyan 12-13 Nisan gecesi Taksim Kışlası'ndadaki Avcı Taburu'na bağlı askerlerin subaylarına karşı ayaklanarak Meclis-i Mebusan üzerine yürümesiyle başlamış, Hareket Ordusu tarafından bastırılıp II. Abdülhamit'in tahttan indirilmesiyle son bulmuştur. Ama bu ayaklanmanın tahrikçileri kimlerdi? Sayalım: Şeriat isteyen Derviş Vahdeti'nin yayımladığı, İngilizler tarafından finanse ve himaye edilen Volkan gazetesi, muhalif Ahrar Fırkası çevresi, İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti... Kışkırtıcı ve destekçileri arasında ünlülerden adem-i merkeziyetçi Prens Sabahattin Bey, Mizancı Murat ve İsparta'nın turizm simgesi (!), günümüz iktidarının mürşidi meczup Said Nursi bulunmaktadır.
Sayfa 265·Kitabı okudu
İstanbul’un en hazin sonbaharını tasfir eden Veysel Bey, o sabah defterine şöyle yazmıştı: Bir zamanlar elmas gerdanlıklar gibi ışıl ışıl parıldayan şehir, şimdi buzlu camdan bir kubbenin altında donup kalmış.
Reklam
İkinci Abdülhamid’in geleneksel yapının merkezle bağlantısını güçlendirmek için devreye soktuğu bir diğer uygulama ise aşiret liderlerinin çocuklarının eğitimi için 1892 yılında İstanbul ve Bağdat’ta kurulan iki aşiret okuluydu. Zilan aşiretinin isteği ile aşiret okullarına Kürt beylerin çocukları da alınınca Cibranlı, Celali, Şemski aşiret liderleri de çocuklarını bu okullara gönderdi. Önceki dönemlerde isyan başlatmış Bedirhan ailesi fertleri ile Şeyh Ubeydullah’ın oğlu Seyyid Abdülkadir ile cumhuriyet döneminde Şeyh Said İsyanı’nı örgütleyecek Azadî Örgütünün lideri Cibranlı Halit Bey de aşiret mektebinde okuyanlar arasındaydı.
Sayfa 35·Kitabı okuyor
Alıntı
Dinlenmek için çıktığı seyahatten Eylül sonlarına doğru daha yorgun ve bitkin olarak Kahire'ye döndü. Damadı Muhittin Bey'e yazdığı 27 Eyül 1935 tarihli mektubunda, "Ben çok ihtiyarladım, çok zayıfladım. Hiç dermanım yok. Tebdil-i havadan hiç müstefit olamadım. Bakalım Allah ne gösterecek?" diyecektir¹⁸⁶. Aralık 1935'te çekilen bir fotoğrafını Abbas Halim Paşa'nın kızı Prenses Emine Hanım'a gönderirken arkasına şunları yazacaktır: Şu serilmiş görünen gölgeme imrenmedeyim... Ne saadet, hani ondan bile mahrumum ben. Daha bir müddet eminim ki hayatın yükünü, Dizlerim titreyerek çekmeye mahkumum ben. Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını, Bana çok görme, İlâhî, bir avuç toprağını!.. Muhtemelen aynı fotoğrafı bir başka dostuna gönderirken arkasına başka bir kıta yazacaktır. Bunlar ölümün ayak seslerini duyan şairin kendisiyle son latifeleşmeleri, dostlarına son işaretleri gibidir: Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiçbiri yok! Sen mi kaldın, yalınız kafileden böyle uzak? Postu sermekse merâmın yola, serdirmezler; Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak. Memleketine olan hasreti iyice artmıştı. Mısır'da ölmekten, orada kalmaktan da korkuyordu. Nihayet 1936 yaz başında (17 Haziran) İskenderiye'den bindiği vapurla İstanbul'a döndü. Tabiri caizse naaşını alıp vatanına gelmişti. Eşref Edip'in naklettiğine göre karşılayanlardan birinin "nasılsınız Üstad?" sorusu üzerine. "İşte gördüğünüz gibi, canlı cenaze" diyecektir¹⁸⁷. Karşılamaya gelenler, muhtemelen takipten çekindikleri için iki elin parmakları kadardı. Orada bulunanlardan biri, o yıllarda Askeri Tıbbiye talebesi olan Fethi Tevetoğlu anlatıyor: "17 Haziran 1936 Çarşamba günü, bir Mısır-İngiliz kumpanyasına ait, Mısır bandıralı, beyaz renkli Muhammet Ali el-Kebir gemisi ile Galata Rıhtımı'na yanaşmıştı. Geminin
Sayfa 137 - İstanbul Zaim Üniversitesi Yayınları
Tarih
Mütareke sonrasında İstanbul peşpeşe müdahalelere uğruyor ve işgal ediliyordu. İşgal kuvvetlerinin öteye beriye astıkları onur kırıcı pankartlar şairin oturduğu Çengelköyü civarına kadar gelmişti. Şaşkınlıktan, şartların iyice kötüleşmesinden ve ümitsizlikten manda idaresini savunacak kadar savrulanlar veya düşmanla ittifak yollarını arayanlar bile türemişti. Said Halim Paşa, Abbas Halim Paşa, Süleyman Nazif gibi Akif'in yakın olduğu bazı zevat İngilizler tarafından payitahttan apar topar alınıp Malta'ya sürgün edilmişti. Necit seyahatindeki arkadaşı Kuşçubaşı Eşref de Malta'da sürgündü... 16 Mart 1920 günü hilafet merkezi İstanbul'un doğrudan ve müstevli askerlerin rencide edici nümayişleriyle işgal edilmesi ve halife-padişahın âdeta göz hapsine alınması Akif için Milli Mücadele'ye katılmak için daha köklü kararlar almasına sebep oldu. Şeyhülislamlık'ın yayınladığı 11 Nisan 1920 tarihli Milli Mücadele aleyhtarı sert fetvadan birkaç gün sonra Eşref Edip'e, "Artık burada duracak zaman değildir, gidip çalışmak lazım. Bizim tarafımızdan halkı tenvîre [aydınlatmaya] ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar [rivayetlere göre davet Mustafa Kemal Paşa'dan Ali Şükrü Bey vasıtasıyla gelmiştir]. Mutlaka gitmeliyiz. Ben yarın Ankara'ya hareket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın. Sen de idarehanenin işlerini derle topla, Sebilürreşad klışesini al, arkamdan gel. Meşihat'tekilerle de temas et, Harekât-ı Milliye aleyhinde [yeniden fetva çıkarmak gibi] bir halt etmesinler" diyecek ve oğlu Emin'i yanına alarak Üsküdar Özbekler Tekkesi üzerinden Ali Şükrü Bey'le gizlice yola çıkacaktır. Sabah erkenden yolcuları evden yola koyan Ömer Rıza'nın beyanına göre yanına aldığı tek şey Celâleyn tefsiridir¹⁵⁹. Coğrafi konumu sebebiyle hem bir şekilde toplanan/teslim edilmeyen silahların kaçırılması hem
Sayfa 122 - İstanbul Zaim Üniversitesi Yayınları
Tarih
Akif çalıştığı dairenin müdürü ve meslektaşı tabip ve baytar Abdullah Bey'in (Hekimhan, Dağıstan 1865-İstanbul 1951)¹⁰⁴ haksız yere azline karşı çıkmak için 11 Mayıs 1913'te Ziraat Nezareti Baytarlık dairesindeki görevinden¹⁰⁵, aynı yılın sonlarında hükümetle fikrî ayrılığı sebebiyle Darülfünun müderrisliğinden de istifa etti. Darülfünun'dan istifası da bir başka dostuna yapılan haksızlığa karşı alınmış bir karardır.
Sayfa 79 - İstanbul Zaim Üniversitesi Yayınları
Araştırma-İnceleme
Reklam
Reklam