Gemiye bindim, elimi kaldırdım. Daidalos da elini kaldırdı. Sahte umutlarla kendimi aldatmamıştım. Ben tanrıçaydım, o ölümlü, ikimiz de mahpustuk. Ama mühürler balmumuna nasıl bastırılırsa yüzünü işte öyle zihnime bastırdım, böylece yanımda taşıyabilecektim o yüzü.
Koridorları geri yürüdüm. Zihnim bomboştu, cildim etlerimin üzerinden havalanmak istermiş gibi diken diken oluyordu. Her ses, her temas, ayaklarımın altındaki taşlar, bir pencereden gelen fıskiye şırıltısı duyularıma uğursuzca saldırıyordu. Havada okyanus dalgaları gibi batıcı bir ağırlık vardı. Kendimi dünyaya yabancı hissediyordum
Ariadne'nin hafif ayakları daireyi bir daha, bir daha dolaştı. Her adımı kusursuzdu, kendisine verdiği bir hediyeydi sanki, Ariadne de hediyeyi gülümseyerek kabul ediyordu. Onu omuzlarından yakalamak istedim. Ne yaparsan yap, demek istedim, aşırı mutlu olma. O zaman başından aşağı ateşler yağar. Bir şey söylemedim. Bıraktım dans etsin.
Dediğim gibi, sadece azıcık gururum vardı, bu da iyiydi. Daha fazlası ölümcül olurdu. Büyücülüğün ne olmadığını söyleyeyim: Bir düşünce ve bir göz kırpışıyla gelen ilahi güç değil. Yapılması, üstünde çalışılması, planlanması, araştırılması, kazılıp çıkarılması, kurutulması, doğranıp öğütülmesi, pişirilmesi, onunla konuşulması, ona şarkı söylenmesi gerekiyor. Bütün bunların ardından bile başarısız olabilir, tanrılarsa başarısız olmaz. Otlarım yeterince taze değilse, dikkatim dağılırsa, iradem güçsüzse iksirler elimde bayatlayıp acıyabilir.
Gün içerisinde hatırlanması gereken çok güzel tespitler var. Hayatımızın belli dönemlerinde tekrar tekrar okuyabileceğimiz ve her okuyuşta farklı dersler çıkarabileceğimiz eşsiz bir kitap.