Okurken yer yer nefessiz kaldım, yer yer de gözlerim doldu. Öyle bir deneyimdi ki, karşıma çıkan bu sarsıcı realistik doz karşısında bilincimi kaybedecek gibiydim. Emile Zola'nın çarbıcı ve acımasız diliyle yüzümü madende yükselen suların içine, kanların olduğu yerlere, ölülerin diri diri yakılıp gömüldüğü göçeklere gömdü adeta.
Siyasal bir bakış açısı sunmadan, olaylara müdahil olmadan, soğuk ama mercek altına alan bir anlatımla bizi gerçek denen garabetle buluşturdu Zola. Evet, gerçekte halen de var olan şeyler, kurgu olsa da gerçekteki hadiselerin yanından bile geçmeyecek sarsıcı gerçekler.
Etienne Lantier denen gencin çırpıntılarıyla başlıyor roman, kayıp kayıp dolaşıyor gecenin köründe, mekanist sıfatıyla kendine bir iş yakıştırmanın peşinde, ailesine bir lokma götürmenin derdinde, ama nerede o hayat... Gitmiş işe başlamış dünyanın en anti-insani mesleğine: madencilik.
Madencilik denen sektörden hep nefret etmiştim. Ta Soma faciasından beri kin doldum bu maden işletmeci burjuvalara. Ki benim muhalif yapım da o zamanlar şekillenmişti. İşçilerin güvenliğini sağlamayan devlet yok olsun. Hani seçimler kazandınız ya, işçi kesimin oylarını ve gönlülerini kazandınız ya, keşke bu sevgiyi karşılıksız bırakmasaydınız. Ne keşkesi be! 301 ölü ve daha diğer facialardan bahsetmiyoruz bile. Bunların vebali sizlerin üzerinizde, er ya da geç devran dönecek, göçüğün enkazında sizler kalacaksınız.
Etienne tam bir devrimci ruhuyla, işçileri hayvan yerine koyan bu düzene ateşi yakmıştı. Ama ne işçilermiş be! Bize böyle dirençli, sinirli işçi kesim lazım idi. Adamlar ölmeye razı teslim olmak yerine. Kaç ay sürerse sürsün, direnmeye devam dediler. Zayıf düşenler, kendi yararının peşinde koşanlar olmuştur ama kendi öz mahallelerinden geçmeyecek kadar rezil konumdalardı toplumda. Bana