Hiçbir şey şaşırtmıyor artık bizi, aşkın gülüşünden başka. Soluk bir ışıkta gezdik kenti. Işıksız vitrinlerde yalnızlıklarını yaşar gibiydi mankenler.
İnandırıcı bir kanıt aradım kapalı kapılar önünde. Bekçiler tenha sokakları bekliyordu. Sözcüklerin yetmediği bir an, bir gencin, "Yarına adadım adımı, benim kuşağımın yazgısı bu" dediğini duydum.
Duvarlarda, konuşan gençliğin sesi duyuluyordu. Çiziktirmeler - umutsuz aşkımın sesi.
Yarı ölü bir sokakta yazıyorum bunları. XX. yüzyılın bir kapalı, perişan Perşembesi. Kalemimi bilemek için belki. "Hadi ozan, konuş bakalım" denildiğinde hazır olmak için.
Titriyor elim. Kalemim. Sesimin bozuk tellerinde nikotin.
Bıktım artık. Bu yaşam, yaşam değil. Bir cendere. Daha da kötüsü özgür değilim. Kendimi özgür duymuyorum. Dilediğimi yapamıyorum.
Örneğin, dilediğim kitabı okuyamıyorum. Kitapçılar kapalı. Açık olduklarında da, okumak istediğim kitapları alamıyorum. Yeterince param yok.
Dilediğim yemeği yiyemiyorum. Kasap kapalı açık olduğunda da, bir dilim bonfile istesem vermiyor. Bir kilo bonfile ise dört yüz elli lira.
Dilediğim filmi göremiyorum. Getirmiyorlar.
Geceleri, şöyle dilediğimce sokaklara çıkıp dolaşamıyorum. Sokaklar diz boyu çamur. Üstelik korkuyorum.
Bunların hiçbirini tutmuyorum. Hiçbirinin bu ülkeyi kurtaracağına inanmıyorum. Elimden gelse çekip gideceğim. Bir başka ülkeye yerleşeceğim. Cezayir, Fas bile olabilir bu ülke. Uganda bile. Ama bir yere gidemiyorum.
Sabah iş. Akşam ev. Yemek. Televizyon. Yatak. Bıktım usandım bu tekdüze yaşamdan. Ama bu ülkede, bu koşullarda başka ne yapılabilir ki?