1- Anlatıcı ve İvan’ın asla gerçek bir "biz" olamaması, sadece iki ayrı yalnızlık olarak kalmaları.
Anlatıcı (ben) için İvan, içinde umut ve mutluluğun olduğu, dış dünya ile kurmaya çalıştığı hayati ama kafasındaki kırılgan ütopyanın merkezinde yer alan bir karakterdir. Aralarındaki sadece aşk hikayesi değildir. Anlatıcının kendi travmatik tarihinden kaçarak İvan’ın temsil ettiği normalliğe sığınma çabası söz konusudur. İvan’ın varlığı anlatıcıyı mutlu hikayeler yazmaya zorlayan, onu karanlık gerçeklerinden koparan bir tür sansür mekanizması işlevi gördüğünü söyleyebiliriz. Bu doğrultuda, anlatıcının İvan ile paylaştığı anlar aslında gerçek bir birliktelik değil de, sessizliğin ve söylenmemişlerin üzerine inşa edilmiş pek kalıcı olmayan bir sığınaktır.
Ayrıca anlatıcı, İvan'ın iletişimine uyum sağlamaya çalışırken kendi iç sesinden feda etmek zorunda kalıyor. Yani onun kendi dilini kaybederek başkasının diline hapsolması ataerkil düzenin temsilcisi olarak gösterilen İvan yüzünden olur. Bu da feminizm açısından önemli bir detaydır.
2- "Üçüncü Adam" başlığıyla en karanlık ve şiddetli bölüm
Bu bölüm aslında kitabın en ağır yeri diyebiliriz. Olaylar artık mekanlardan çıkıp anlatıcının tamamen kendi içine, yani rüyalarına ve kabuslarına hapsoluyor. Burada karşımıza çıkan "Baba" figürü (ya da Üçüncü Adam), sadece bir aile bireyi değil; dünyadaki tüm kötülüklerin, baskının ve o hiç bitmek bilmeyen erkek egemen şiddetin bir sembolü gibi. Anlatıcı rüyalarında bu adam tarafından gaz odalarına kapatılıyor, işkence görüyor ve sürekli bir kaçış halinde. Aslında Bachmann burada şunu demeye çalışıyor: "Evet, İkinci Dünya Savaşı bitti, toplama kampları kapandı ama bu zihniyet hala evlerin içinde, babaların, kocaların ve toplumun baskısında yaşamaya devam ediyor." Kadın