Puan vermedi·256 syf.··
2026 119. kitabı
“Adım Hayrünnisa. Kadının hayırlısı, uğurlusu demek… Ama benim adım on üçümden beri Nisa. Adım kadın.” Kadını anlatan her türlü kitabı okurum çünkü her biri, insanlığın en eski ve en derin hikayesinde açılan ayrı bir kapı gibidir bence. Tarihler ve isimler değişir ama değişmeyen yaşananlardır ve de duygular. Yoksa dünya döndükçe zaten birbirini tekrar eden yoksunluklar, tamamlanmaya çalışılanlar biraz aynı biraz farklı kadınlar için. Her kadının hikayesi, kaleminin izini taşır. Ben o kitaplarda ise tek bir “kadın” aramıyorum, farklı zamanların, farklı acıların ve farklı direnişlerin peşinden gidiyorum. İşte size bir kadın hikayesi daha… Annesi ve babası tarafından sahip çıkılmayan kadınlara… Ne güzel bir başlangıç… Kendi yolunu, kendi kalbiyle açmak zorunda kalanların hikayesine öyleyse. Hayrünnisa… Nisa… Kitabın henüz başlarında ailesini ve hikayesini anlatmaya başladıkça daha da çok merak ederek okudum. Doğumundan altı ay sonra babası İstanbul’a mecburen çalışmaya gitmiş. Çünkü köy yerinde ne elde var ne avuçta. Hamallık yaparak geçimlerini sağlamaya çalışmış babası ve kazandığını da annesine gönderirmiş. Fakat bir gün hastalanınca annesini köyden getirmeye karar vermiş. Dolayısıyla ablası hariç annesi ve erkek kardeşiyle İstanbul’un yolunu tutmuşlar. Elbette bunları okurken bir aile tablosu zihnimizde hemen canlanıyor. Yoksulluk… Nisa öyle güzel anlatıyor ki yaşamını ben hiç bitmesin istedim, zaman hiç akmasın. Ama sayfa aralarında günler hızlıca geçti gitti ve evlendi Nisa. Bir zamanlar çok sevdiği adamla kurduğu ev, zamanla bir hayalin değil bir kırılmanın mekanına dönüştü. Sevginin yerini hayal kırıklığı, güvenin yerini ise her gün biraz daha ağırlaşan bir yorgunluk aldı. Yoksulluk, şiddet, kıskançlık da diğer yandan iyice yük olmuştu. Kitap aslında tek bir
NisaFiliz Aygündüz · Doğan Kitap · 20268 okunma
Trump’tan Reform UK’ye: Aynı Hikâyenin Farklı Yüzleri
8/10
·240 syf.··
Beğendi
·
2026 20. kitabı
·
17 günde okudu
·
Okunma: 31 Mayıs 2026 20:43
Bu kitabi elime almamin belirli bir nedeni vardi. Son yillarda Ingiltere’de Reform UK’nin yukselisini, Almanya’da asiri sag partilerin guclenmesini, Avrupa’nin bircok ulkesinde merkez siyasetin zorlanmasini ve Amerika’da Donald Trump’in yeniden yukselisini izlerken ayni soruyu dusunmeye basladim: Bati demokrasilerinde tam olarak ne oluyor? Michael Lind’in The New Class War kitabi tam da bu sorunun pesine dusuyor. Lind’e gore bugunun temel catismasi artik klasik anlamda sag ve sol arasinda degil. Bir tarafta teknokratlar, uzmanlar, buyuk kurumlar ve yonetici elitler; diger tarafta ise kendisini sistem tarafindan temsil edilmedigini dusunen genis halk kesimleri bulunuyor. Populizmin yukselisini de bu gerilimin bir sonucu olarak goruyor. Ancak kitabin en sevdigim yani, populizmi de teknokrasiyi de tek basina cozum olarak gormemesi oldu. Lind’e gore sorun kadar cozum de denge meselesi. Kitap boyunca aklima surekli Daron Acemoglu’nun Dar Koridor’u geldi. Acemoglu kurumlar ve guc dengeleri uzerinden ilerlerken, Lind daha cok siniflar ve temsil meselesine odaklaniyor. Ama ikisinin vardigi yer birbirine oldukca yakin: Gucu ancak baska bir guc dengeleyebilir. Lind’in onerileri de bu noktada sekilleniyor; isci sinifinin siyasal temsilinin yeniden guclenmesi, sendikalar ve ara kurumlarin canlandirilmasi, ekonomik gucun daha dengeli dagitilmasi ve toplumun farkli kesimlerinin karar alma sureclerine yeniden dahil edilmesi. Acikcasi kitabin bu bolumlerinde kendimi yazara oldukca yakin hissettim. Bankaci gozuyle bakinca kitabin ekonomik tespitleri de oldukca tanidik geldi. Son kirk yilda buyumenin meyvelerinin buyuk bolumu emekten cok sermayeye gitmis. Bize uzun yillar “iyi egitim alirsan kazanirsin” denildi ama Lind’in ortaya koydugu tablo, asil buyuk kazancin hisselerde,
The New Class WarMichael Lind · Atlantic Books · 20211 okunma
Reklam
Puan vermedi·304 syf.··
2026 26. kitabı
Çok sevdim. Başta ilerlemeyecek gibi geldi anlayamadım sanki. Sonuna geldiğimde ağlamaktan duramadım. Yazarın kendinden de bir şeyler kattığını duyunca hele daha da duygulandım. Akıcı bir dili var. Tavsiyemdir. Gelelim konusuna spoiler içerecek lütfen ona göre okuyun. Fransadaki geri gönderme merkezlerinden birinin müdürü olan Madam Elenorumuz var. Bir de geri gönderme merkezinde kimseyle konuşmayan bizim şarapçı amcalar minvalinde bir suskun-84ümüz var. Elenor sert, disiplinli ve herkesin ondan çekindiği birisi. Tabi hiç kimse bu hallere kolay gelmiyor Elenor çok şey yaşamış. Esasında onun da babası bir göçmen ama göçen tarafını tamamen yok sayıp kendini has be has Fransız sayıyor. Biraz ırkçı politikaları da destekliyor. Zamanında bir sevgilisi olmuş Julien isimli. Julien arap baharına kendini kaptırmış bir genç. Beyin yıkamalar onu da etkilemiş. Başlarda olan o Fransız çocuk gitmiş göçmen olan babasının genleri ortaya çıkmış ve bir bakmış adam ismini Samir olarak kullanıyor arapça konuşuyor falan. Yeni arkadaş çevresi edinmiş arap göçmenlerden oluşan. Bizim Elenora arkadaşlarımı sal kalpsiz falan diyor ama kızımız hala umutlu derken bir sabaha karşı terk ediliyor Elenor. Yıllar geçsede Julienin acısı geçmiyor ve kızımıza takıntı olarak geri dönüyor. Temizlik takıntılı ketum bir madam çıkıyor ortaya. Geri gönderme Merkezi’nde çalışırken kameralardan bir adam dikkatini çekiyor adam sanki Havaya böyle bir şeyler çiziyormuş gibi yapıyor. Adamın üstü yırtık pırtık saç sakal birbirine girmiş merak Edip çalışanlara soruyor bu kim diye. Ona suskun 24 84 müydü o ismi verdik diyorlar. Kimseyle konuşmuyor hangi dili konuştuğunu bilmiyoruz geldiğinden beri kendi kendine takılıyor aylardır burada diyorlar. Nedense Eleanor‘un aklına Julien geliyor ve adamla konuşmak istiyor.
Onu Sevdiğim ZamanlarKemal Varol · Doğan Kitap · 20251,928 okunma
Puan vermedi·250 syf.··
2026 37. kitabı
Bu kitap da bana aşırı saçma geldi. Zaten bu kısa kitapların olayı galiba her şeyi ışık hızında yaşatmaları ve büyük kısmının sürekli aynı tarz sahnelerden oluşması. Neyse, başlayayım. Kızımız Ruby. Nenesini kaybetmiş ve onun yanına, deniz kenarındaki bir ada ülkesine gitmiş. Normalde başka bir yerde yaşıyor ama nenesi hastalanınca onun yanında kalmış. Sahilde sürekli izlediği bir adam var: Bodhi. Burasının en zengin adamı. Ruby uzaktan uzağa adama aşık olmuş, sürekli sahilde oturup onun sörf yapmasını izliyor. Bir gün yine sahilde Bodhi’yi izlerken babası arıyor. Adam direkt diyor ki: “Nenenin evini hemen boşalt. Ben evi sattım.” Kız zaten şok oluyor. Daha ne olduğunu anlayamadan hayatı altüst oluyor. Tam o sırada da Bodhi, Ruby’yi ilk kez fark ediyor. Ve olaylar burada iyice saçmalamaya başlıyor. Adam kızı görür görmez resmen takıntı yapıyor: “Bu kız benim olacak.” Sonra bütün ekibini seferber ediyor, dükkânlarını bile kapattırıyor: “Herkes bu kızı bulacak!” Sonra Ruby yine sahile gidiyor ve bu sefer gerçekten karşılaşıyorlar. Adam denizde boğuluyor gibi bir şey oluyor, Ruby koşarak yanına gidiyor. Daha ilk karşılaşmaları ve anında aşırı yakınlaşıyorlar. Sonra adam kızı arabasına bindiriyor. Daha kızın adını bile bilmiyor ama bir anda emirler vermeye başlıyor. Ben burada “Bir dur, sakin ol” oldum zaten. Kız da dünden razı gibi davranıyor. Sonra kız diyor ki: “Ben iki gün sonra gidiyorum.” Çünkü aslında oralı değil. Adam bunu öğrenince gidip kızın pasaportunu alıyor, kilitliyor, anahtarı da bir yere atıyor. “Hiçbir yere gitmiyorsun. Benim ofisimde çalışacaksın.” Kızım bir sorgula ya! Elalemin adamı sonuçta. Evli mi, neci, kimdir hiç umursamıyor. Soyun diyor salak kız soyunuyor arabada tövbest. Anında bir aşna fişna durumu. Önce ismini sorsaydın be bacım. Bu arada
Sun, Sand, and SeductionOlivia T. Turner · ‎Independently published · 20195 okunma
3 bölümde: Anlatıcı, İvan, Malina!
10/10
·288 syf.··
Beğendi
·
2026 18. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 08 Mayıs 2026 14:22
1- Anlatıcı ve İvan’ın asla gerçek bir "biz" olamaması, sadece iki ayrı yalnızlık olarak kalmaları. Anlatıcı (ben) için İvan, içinde umut ve mutluluğun olduğu, dış dünya ile kurmaya çalıştığı hayati ama kafasındaki kırılgan ütopyanın merkezinde yer alan bir karakterdir. Aralarındaki sadece aşk hikayesi değildir. Anlatıcının kendi travmatik tarihinden kaçarak İvan’ın temsil ettiği normalliğe sığınma çabası söz konusudur. İvan’ın varlığı anlatıcıyı mutlu hikayeler yazmaya zorlayan, onu karanlık gerçeklerinden koparan bir tür sansür mekanizması işlevi gördüğünü söyleyebiliriz. Bu doğrultuda, anlatıcının İvan ile paylaştığı anlar aslında gerçek bir birliktelik değil de, sessizliğin ve söylenmemişlerin üzerine inşa edilmiş pek kalıcı olmayan bir sığınaktır. Ayrıca anlatıcı, İvan'ın iletişimine uyum sağlamaya çalışırken kendi iç sesinden feda etmek zorunda kalıyor. Yani onun kendi dilini kaybederek başkasının diline hapsolması ataerkil düzenin temsilcisi olarak gösterilen İvan yüzünden olur. Bu da feminizm açısından önemli bir detaydır. 2- "Üçüncü Adam" başlığıyla en karanlık ve şiddetli bölüm Bu bölüm aslında kitabın en ağır yeri diyebiliriz. Olaylar artık mekanlardan çıkıp anlatıcının tamamen kendi içine, yani rüyalarına ve kabuslarına hapsoluyor. Burada karşımıza çıkan "Baba" figürü (ya da Üçüncü Adam), sadece bir aile bireyi değil; dünyadaki tüm kötülüklerin, baskının ve o hiç bitmek bilmeyen erkek egemen şiddetin bir sembolü gibi. Anlatıcı rüyalarında bu adam tarafından gaz odalarına kapatılıyor, işkence görüyor ve sürekli bir kaçış halinde. Aslında Bachmann burada şunu demeye çalışıyor: "Evet, İkinci Dünya Savaşı bitti, toplama kampları kapandı ama bu zihniyet hala evlerin içinde, babaların, kocaların ve toplumun baskısında yaşamaya devam ediyor." Kadın
Edebiyat
MalinaIngeborg Bachmann · Yapı Kredi Yayınları · 2025907 okunma
Puan vermedi·528 syf.··
2026 79. kitabı
“Galata, demişti bana. Kız kulesi, demişti kendisine. Masal gibi yazmıştı her bir satırı. Peki, ya ben? Ben bu masal için ne yapmıştım? Onu yokluğumla sınamak dışında…” Tesadüflere inanır mısınız bilmiyorum ama belki de olması gereken dediğimiz şeylerin adı bir tesadüftür zaten. Bazı insanlar hayatta karşılaşmalıdır belki, bazı olaylar olmalıdır, bazı tercihler yapılmalıdır zaten. Ve tüm bu olup bitene de bizler tesadüf deriz belki. Bazen de tesadüfleri kendi elimizle oluştururuz, isteyerek ve bilerek. Tıpkı Melek gibi. Melek, kuzeninin son sınıfı İstanbul’da okuma teklifine önce ne diyeceğini bilemedi. Mezuniyetten sonra aslında orada daha çok iş imkanı vardı. Dolayısıyla kulağa da hoş geliyor. Ama bunun çok daha önemli bir nedeni vardı. Murat’la aynı üniversitede olabilmek… Aşk belki de böyle bir şeydir kim bilir. İnsanın hayatına dair devam eden bir güzergahı birden değiştirir. Bizler ise bundan sonraki süreçte ne olacağını bilmeden aldığımız kararın belki de dünyanın en iyi kararı olduğunu zannederiz. Melek… Babası çalışmak için Almanya’ya gitmiş ama ilgisi hep ailesinin üzerinde olduğu için, babasının sevgisini hep üzerinde hissetmişti. Babası güzel oturduktan sonra ailesini de yanına olmak istemişti. Annesi ve kardeşleri gitmek istiyordu ama Melek ülkesinde kalmak istedi. Önceleri annesi en azından annesinin ilk yılı bitene kadar Ankara’da kalmıştı ama sonra gitmek zorunda bırakılmıştı. Çünkü orada annesine daha çok ihtiyaç vardı. Gitmeden önce teyzesi ve eniştesine emanet etmişti. Murat… Ankara’nın saygın ailelerinden birinin oğluydu. Melek’in ise müthiş bir hayranlık duyduğu bir isim. Bu öyle bir hayranlık ki aynısının kenarına bile fotoğrafını yapıştırmış. Lise zamanlarında aynı yerde olmalarına karşın Murat’ın babası şirket işlerini iyice büyütünce
Aşka Düşüş 1 - GalataMehtap Fırat · Ephesus Yayınları · 202638 okunma
Reklam
Reklam