Dirlik kaybı O hafta sendikada öğretmenlerin barış konusunu işlemesi kararı verildiğini öğrenince canı sıkıldı Kadir'in, ama bunu sendika temsilcisi Fuat'a hissettirmedi, hatta, "Çok doğru bir karar," dedi, "elimizden bir şey gelmiyor, en azından çocukların dikkatini barışın önemine çekeriz." İnanarak söylemişti bunları, yalan riya yoktu. Sadece burada bitseydi… Aklıevvel öğrencilerden biri ana babasına yetiştirebilir, onlar da okul yönetimine şikâyet edebilirdi. Sorun daha da büyüyebilir, polis, mahkeme devreye girebilirdi. Onlardan yana korkusu, sıkıntısı pek yoktu, ama iş öğretmenlikten atılmasına varırsa yanardı. Bir dolu örnek vardı. Koskoca profesörleri üç cümlelik yazıyla kovanlar, onun gibi birkaç senelik öğretmeni ânında silerdi. İstemeyerek başlamıştı öğretmenliğe, başka çaresi kalmadığında. Kamu personeli sınavına girmeden önce bir sürü işe girip çıkmış, büyük umutlar beslediği, kitaplarla dergilerle haşır neşir olacağı için seveceğini düşündüğü nice işten düş kırıklıklarıyla ayrıldıktan, akşamları birlikte içki içip meyhane masalarında memleket meselelerini tartışırlarken benzer şeyler düşündüklerini sandığı adamların konu iş yaptırmaya, para ödemeye gelince nasıl vampirleştiklerine tanık olduktan sonra isyan etmişti. "Devlet sonuçta, onun insanı ezmesi, aşağılaması, işine gelmediğinde cezalandırması doğal, en azından bunu bilerek çalışırım," diyerek öğretmenliğe başvurmuştu. Yeniden iş aramak, benzer muhitlerde çalışmak fikri içini kaldırıyordu. Öğretmenliğe başladıktan sonra görüştüğü arkadaşlarının sayısı hayli azalmıştı, ama birkaç aydır onlardan da kaçıyordu. Çevresindekilerin, özellikle arkadaş bildiklerinin öteden beri yapageldikleri şeyleri hiçbir şey olmuyormuş gibi sürdürdüklerini görmeye tahammül edemiyordu, hadi onlar neyse, bir de
Sayfa 49·Kitabı okudu
Unglücklich Sein- Eine Ermutigung
“Bugün benim günüm değilmiş!” Bunu diyebilenin talihi yaver gitmiş demektir: Zira birçok insanın kötü günü bir günden fazla sürer. En büyük mutsuzluğu yaşamak onların payına düşer ve bunu kendileri seçmemişlerdir. İnsanların sürekli mutlu olmaları gerektiğine inandırılmış bir çağda yaşamak, bu durumu iyice ağırlaştırır.
Reklam
4/11/1837 tarihinde "boynuzlular" arasında kabul edilişini kutlayan Fransızca bir mektup alması Puşkin'in en büyük şoku oldu. Natalya (karısı) şaşkınlık içinde daireyi terk edip gitmiş başına geleni de Puşkin'e anlatmıştı. Bu büyük olasılıkla Natalya'yla bir yakının evinde buluşan d'Anthes'in intikamıydı. Başka bir olasılığa göre de bu şairin itibarını düşürmek için ayarlanmıştı. Puşkin mektubu yazanın d'Anthes olduğundan iyice kuşkulanıyordu. Bu yüzden mektuptan sonra düelloya çağırdı. d'Anthes'in, Puşkin'in baldızı Yekaterine Gonçarova'yla söz kesildiğinin açıklanmasından sonra 19/01/1837 tarihinde Puşkin yaptığı düello çağrısını geri çekti ve düğün yapıldı.
Sayfa 548 - Erşan Kuneri S1:B5 "Esnaf kendi yaptığı lahmacunu yemeden ölmez. Bunu sakın unutmayın."·Kitabı okuyor
"BEN" ve BİR RÜYÂ...
(...) Dante’nin ilk defa “ben” diye bir üslûbla hikâyeye kendini de dahil etmesi ve bununla irtibatı içinde, konferans sonrası bir rüyâ: - “Hükümetin yeni bir zulmü”, “hükümetin yeni bir icraatı” minvalinde bir haber okuyorum… Sanki Milli Gazete, Akit gibi, hükümet muhalifi İslâmcı bir yayın organında ve bir tenkid üslubuyla kaleme alınmış… Buna göre, Tilki Günlüğü yasaklanmış… Altıncı cildinden sonra, 2, 3, diğerlerinin de toplatılması söz konusu… Rejim aleyhtarı yönelişlere fidelik etmesinden… Onunla beraber James Joyce’un “Sesleniş” isimli bir romanı da yasaklanmış… Joyce’un böyle bir romanını bilmiyorum… Aklıma Türkçe neşri beklenen Finnegan’s Wake geliyor… “Wake” İngilizce’de “uyanış” demek; ve acaba “uyandırış, uyarış” ve dolayısıyla “sesleniş” mânâsı da var mı?.. Kasdedilen o mu?.. Haberin “ben” diye bir üslûbla yazılmış olması dikkatimi çekiyor; ve kelimeler arasında “benim” diye bir kelime… Bu üslûbun bu habere gitmediğini düşünüyorum… Neden sonra muhabirin imzası gözüme çarpıyor: Hakan Albayrak… Daha önce duymadığım bir isim… “Artık kültür eserlerine de saldırıyorlar, zulüm -28 Şubat Süreci- iyice ayyuka çıktı” derken bir de fark ediyorum ki, uykuda değilim; sanki uyku bir ân gelmiş, açık gözkapaklarımdan içeri sızmış ve bana seslenip gitmiş…” (30 Ocak 1998)
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 9, Nisan 1998), DANTE'NİN YOLCULUĞU -II- (İlâhî Komedyadan Tilki Günlüğüne)
Akademya Yazıları
Vaktiyle Sultan Mahmut Han, belirli aralıklarla yaptığı gibi, tebdili kıyafet çarşı pazar gezmeye koyulmuş. Çarşıdabir kıraathanede oturup insanlarla sohbet ederken yan ta raftan gelen ses bir hayli dikkatini çekmiş. Yaşlı bir demirci, bir yandan demir dövüyor, bir yandan da 'Tıkandı da tıkandı!' diyerek kendince söyleniyormuş Sultan Mahmut Han, merak edip yanındakilere sormuş, 'kimdir bu?' diye. Etraftakiler "Tıkandı Baba diye bilinir!" deyince, merakı iyiden iyiye artmış ve bu yaşlı adamın yanı-na varmış; 'Hayırdır baba, ne tıkandı?' diye sormuş. Adam, 'Uzun hikaye evlat!' diyerek yine başlamış "Tıkandı da tıkan-dı!" diye bir yandan demir dövüp bir yandan da söylenmeye. Sultan Mahmut Han iyice meraklanmış ve "Baba anlat n'olur, dinlerim ben!" deyivermiş. Adam bu içten talebe dayanamamış ve 'Otur evlat o halde!' diyerek başlamış an-latmaya; "Bir gece rüyamda çok büyük bir şadırvan ve üzerinde sayısız çeşme gördüm. Çeşmelerin her biri farklı bir şekil-de akıyordu. Kimi gürül gürül çağlıyor, kimi sicim gibi, ki-misi ise damla damla. Bu nedir diye sordum etraftakilere, nasip çeşmesidir dediler. Biri vardı ki çağlayan gibi, bu ki-mindir ağalar dedim, o padişah efendimizindir dediler. Bir diğerini sordum falanca sadrazamındır diye mukabele et-tiler. Peki, şu kimindir diye işaret ettim, falanca tüccarın-dır dediler. O sırada içlerinden biri dikkatimi çekti. Böyle adeta sızıntı şeklinde akıyordu. Efendiler peki ya bu kimin diye sordum; senindir dediler. Üzüldüm bu cevaba, iste-dim ki benimki de böyle gürül gürül aksın ve elime orada bulduğum küçük bir odun parçasını alıp kendi çeşmemin ağzını açmaya çalıştım. Odun çeşmenin ağzına tıkanıp kı-rıldı; azıcık süzülen su, artık damlamaya başladı. O telaşla, en azından eskisi gibi olsun diye daha da zorladım. Bu se-fer iyiden
Sayfa 104 - Aşina kitap
Alıntı
Sade
Dostlarım, bu tür saçmalıklara inanmaya son verelim: Bunlar sağduyuya zarar verir, Sodomi ve sevicilik doğayı ihlal etmez, buna iyice ikna olalım, tersine, doğaya can sıkıcı evlatlar getirecek bir birleşmeyi inatla reddederek doğaya hizmet ederler. Şu konuda asla yanılmayalım, bu üreme asla doğanın yasalarından biri olmadı, olsa olsa bir hoşgörüdür, söylüyorum size. İnsan soyunun yeryüzünden silinmesi ya da yok olması doğayı ne ilgilendirir! Bu felaket başımıza gelirse her şeyin yok olacağına kendimizi kandırışımızdaki kibirle alay eder! Bu yok oluşu fark etmez bile. Çoktan yok olup gitmiş türler olduğunu bilmiyor muyuz? Buffon böyle çok sayıda tür saymaktadır ve doğa, bu kadar değerli bir kayba sessiz kalarak, bu durumun farkına bile varmamaktadır. Tür tümüyle yok oldu diye hava daha az temiz olmayacaktır, yıldızlar daha az parlak, evrenin işleyişi daha az kesin olmayacaktır. Bununla birlikte, türümüzün dünyaya çok yararlı olduğuna ve onu yaymak için çalışmayanın ya da bu üremeyi yolundan saptıralım kaçınılmaz olarak suçlu olacağına inanmak için salak olmak gerekir! Gözümüzü açalım artık ve bizden daha mantıklı halkların örneği hatalarımız konusunda bizi ikna edebilsin.
Alıntı
Reklam
Reklam