Tutunamayanlar, Oğuz Atay’ın 30’lu yaşlarında yazılmış. İnsanın hayatla hesaplaşmaya giriştiği yaşlar. Ne verdim, ne aldım. Daha ne vermeli, neyi muhafaza etmeli sancıları çektiği yaşlarda. Tutunamayan deyince bir eksiklik, bir başarısızlık gibi; aslında dünyaya ve içindekilere fazlaca dikkat etme, bu yüzden de onunla uyum sağlayamama.
Varlığımıza devamlı kanıt arıyoruz, kendimizi başkalarının gözlerinde var ediyoruz. Bu yüzden de kendimizi devamlı başkalarına açıklıyor, kendimizi devamlı sorgu odalarına atıyoruz. Ötekinden önce kendi kendimize “neden böyle söyledin?” diye hesap soruyoruz. Çoğumuz bu yüzden “başımı alıp da gitsem, hiç bilmediğim, kimsenin beni hiç tanımadığı bir yerlere gitsem” diye düşünüyor. Halbuki tek isteğimiz, bizi yargılayan bakışlardan kurtulmak. Bazen de yok olmak istiyoruz, görünmez olmak. Sanki görünmez olursak insanların yargılarından da kurtuluruz. Halbuki insan kendi iç mahkemelerinden kurtulamıyor. Çünkü bir kez hesap vermeye alıştıysan, bir kez hesap sormaya alıştıysan, o hesabı kendinden de soruyor ve her önüne gelene veriryorsun.
Turgut, kendine ne çok sesleniyorsun. İçinde kaç Turgut taşıyorsun? Hangisi hangisine sesleniyor, sen bile bilmiyorsun. Bir insanın içinde kaç tane “ben” olur? Her birini başkaları için yaratmışsın. Fark edilmek, anlaşılmak, kabul edilmek için yapmışsın bunu. Meşrebine göre bir Turgut sunmuşsun karşındakine ama hiç kimse senin gösterdiğini görmemiş; herkes kendi görmek istediğini görmüş, Turgut. Bu yüzden yaşamış, yaşamışsın ama tanıksız kalmışsın. Kimseyle paylaşamamışsın, kimse seni senle paylaşmamış.
Sadece iyi olsam yeter zannetmiştin. Toplumun sunduğu kadar, toplumun istediği kadar namuslu, ahlaklı, iyiliksever olsan yeterli zannetmiştim, Turgut. Ama sadece iyi olmakla yetinmek, hiçbir şeyi